Pazar meydanı, güneşin altın saçaklarıyla süslü bir sahne gibi duruyordu; taş döşeli yollar, eski ahşap evler ve kırmızı beyaz fenerlerle donatılmış çatılar, bir zamanlar saray bahçelerinde görülen o huzuru çağrıştırıyordu. İnsanlar akın akın gelip gidiyor, bazıları sepetlerini omzunda taşıyor, bazıları ise elinde küçük çay fincanıyla duruyor, sanki bir şey bekliyorlardı. Bu sessiz hareketlilik içinde, ortaya çıkan Sürpriz Kahraman2 figürü, herkesin gözünü üzerine topladı. Beyaz giysileri, mavi dağ manzarası desenleriyle kaplıydı; belindeki siyah kuşakta altın düğmeler parıldıyor, saçlarını tutan altın işlemeli başlık, onun ne kadar özel bir varlık olduğunu vurguluyordu. Elindeki açık renkli kağıt şemsiye, sadece bir aksesuar değildi—bir işaret, bir mesaj, belki de bir tehdit gibiydi.
Şemsiyeyi yavaşça açarken, çevresindeki kalabalık bir anda susmuştu. Bir kadın, yeşil desenli beyaz kıyafetiyle, başında inci ve taşlarla süslenmiş bir başlıkla, ona doğru ilerledi. Gözleri soğuk ama meraklıydı; elleri sabit, sesi ise neredeyse bir fısıltı gibiydi. Onun arkasında, koyu renkli zırhlı bir asker duruyordu, elinde kılıcı sıkıca tutuyordu. Bu üçlü, birbirine bağlı ama aynı anda birbirinden uzakmış gibi duruyordu. Sürpriz Kahraman2, kadına bakmadan önce, kalabalığın arasından geçen bir adamı izledi: mavi ceketli, başında metal halkalardan oluşan bir taç, elinde bir kağıt rulo tutuyordu. Adam, bir an için durup, sonra yüksek sesle konuşmaya başladı. Sesinde bir tür coşku vardı, ama bu coşku, bir satıcının haykırışı değil, bir peygamberin vaazı gibiydi.
Kalabalık, ona doğru ilerledikçe, birbirlerine baktılar, başlarını salladılar, bazıları gülümsedi, bazıları ise endişeyle kaşlarını çattı. Bir kadın, gri kıyafetli, başında küçük taşlarla süslenmiş bir başlıkla, elini kaldırdı ve bir işaret yaptı—parmaklarını birleştirip yukarı doğru uzattı. Bu işaret, herkesin anladığı bir dil idi: ‘Dikkat!’ veya ‘Bekleyin!’ Belki de ikisi birden. Sürpriz Kahraman2, bu hareketi fark etti ve bir an durdu. Şemsiyesini yavaşça kapattı, sonra tekrar açtı. Bu kez, daha yavaş, daha kasıtlı bir şekilde. Her hareketi, bir dansın adımı gibiydi—her adım bir soru, her dönüş bir yanıt.
Mavi ceketli adam, artık ruloyu açmıştı. İçinden bir tablo çıktı: dağlar, bulutlar, bir nehir ve üzerinde küçük bir köprü. Tablonun köşesinde kırmızı bir mührün izleri vardı. Bu mührün üzerindeki karakterler, kimileri için tanıdık geldi; kimileri için ise tamamen yabancıydı. Ama hepsi bir şeyi biliyordu: bu tablo, sadece bir resim değildi. Bu, bir anahtar, bir harita, bir davetiyeydi. Mavi ceketli adam, tabloyu havaya kaldırırken, sesi titredi: “Bu, son kez size sunuluyor!” dedi. Kalabalık bir anda gerildi. Kimi insanlar geri çekildi, kimi ise ileri atıldı. Bir genç, yeşil kıyafetli, elinde küçük bir çay fincanıyla, tabloya doğru koştu. Ama onu durduran, Sürpriz Kahraman2’in bir hareketiydi. Elini uzatıp, genç erkeğin omzuna dokundu. Dokunuş, hafif ama kesin bir uyarıydı. Genç durdu, nefesini tuttu.
O anda, beyaz kıyafetli kadın, elindeki küçük çay fincanını kaldırdı. Fincan, porselen gibi parlaktı, içi boş değildi—içinde bir sıvı vardı, belki de çay, belki de bir ilaç. Kadın, fincanı yavaşça döndürdü, sonra Sürpriz Kahraman2’e doğru uzattı. Bu hareket, bir teklif gibiydi. Ama Sürpriz Kahraman2, fincanı almamayı tercih etti. Bunun yerine, şemsiyesini bir kez daha açtı ve bu kez, tabloya doğru yöneltti. Şemsiyenin gölgesi, tablonun üzerine düştü ve bir anda, tablodaki dağlar hareket etmeye başladı. Bulutlar dönmeye başladı, nehir akışını değiştirdi. Kalabalık hayretle izledi. Kimi insanlar dua etmeye başladı, kimi ise kaçmaya çalıştı. Ama kaçanlar, bir duvara çarpıp geri döndü—görünmez bir sınır vardı.
İşte o anda, zırhlı asker adım attı. Kılıcını çekmedi, sadece elini kaldırdı ve bir işaret yaptı. Bu işaret, mavi ceketli adamın yaptığıyla aynıydı. Ama bu kez, anlam farklıydı. Bu kez, ‘Dur!’ demekti. Mavi ceketli adam, yüzünde şaşkınlık ifadesiyle geri çekildi. Sürpriz Kahraman2, şimdi kadına dönüştü. Gözleri bir an için kapandı, sonra açıldığında, içinde bir ışık vardı. Kadın, yavaşça gülümsedi ve elindeki fincanı indirdi. Sonra, tabloya doğru yürüdü. Tablonun önünde durduğunda, elini uzattı ve tabloya dokundu. Dokunuşun ardından, tablo parçalandı—ama parçalanmak yerine, bir kapı gibi açıldı. İçinden bir ışık yayıldı, sonra bir ses geldi: “Kim geçmek ister?”
Kalabalık bir anda sustu. Hiç kimse hareket etmedi. Sürpriz Kahraman2, bir adım attı. Ama onu durduran, yeşil kıyafetli kadının sesiydi. “Bekle,” dedi. Sesinde bir kararlılık vardı. Sürpriz Kahraman2 dönüp baktı. Kadın, elinde artık bir rulo tutuyordu—tablonun aynısı değildi, bu rulo daha küçük, daha inceydi. Üzerinde başka bir mührün izleri vardı. Kadın, ruloyu açtı ve içinde bir yazı gördüler: “Eğer gerçek arıyorsan, önce kendini tanımalsın.” Sürpriz Kahraman2, bu sözü duyunca, bir an için şaşkınlıkla donakaldı. Sonra yavaşça gülümsedi. Bu gülümseme, bir kabul gibiydi.
Zırhlı asker, bu sırada bir adım geri çekildi. Elindeki kılıcı, artık bir silah değil, bir sembol gibiydi. Mavi ceketli adam, tabloyu tekrar katladı ve bir kenara koydu. Artık o, sahnede değil, arka planda duruyordu. Kalabalık, yavaş yavaş dağılmaya başladı. Ama bazıları kaldı—özellikle gençler. Onlar, Sürpriz Kahraman2’e bakıyor, bir şeyler öğrenmeye çalışıyordu. Çünkü bu olay, bir pazar günü alışverişten çok daha fazlasıydı. Bu, bir başlangıçtı. Bir sırrın açıldığı an. Ve en ilginç olanı, hiçbir kişi bunun nasıl başladığını bilmiyordu. Sadece bir tablo, bir fincan çay ve bir şemsiye vardı. Ama bu üç unsur, birbirine bağlandığında, bir hikâye oluşturuyordu. Ve bu hikâye, henüz bitmemişti.
Sürpriz Kahraman2, şimdi tek başına duruyordu. Şemsiyesini kapattı ve beline astı. Sonra, kadına doğru yürüdü. Kadın, ona bir şey verdi—küçük bir taş. Taşın üzerinde bir sembol vardı: bir dağ, bir kuş ve bir nehir. Sürpriz Kahraman2, taşı aldı ve cebine koydu. Bu hareket, bir söz vermek gibiydi. Kadın, başını eğdi ve gitti. Zırhlı asker de onu takip etti. Mavi ceketli adam, bir an için durdu, sonra yavaşça gülümsedi ve meydandan uzaklaştı.
Pazar meydanı, artık sessizdi. Sadece rüzgâr, fenerlerin iplerini hafifçe sallıyordu. Taş yollar, ayak izleriyle kaplıydı. Ama bu izler, bir süre sonra silinecekti. Çünkü hayat devam edecekti. Ama bugün olanlar, kimseyi unutmayacaktı. Özellikle de Sürpriz Kahraman2’nin yüzündeki o gülümseme, herkesin belleğinde yer ediyordu. Çünkü bu gülümseme, bir cevap değildi—bir soruydu. Ve her soru, yeni bir hikâyeye başlangıç olurdu.
Bir saat sonra, meydanda bir grup çocuk toplanmıştı. Ellerinde küçük kağıtlar, başlarında oyuncak taçlar vardı. Bir çocuk, diğerlerine seslendi: “Ben Sürpriz Kahraman2 olacağım!” diye bağırdı. Diğerleri güldü, sonra ona katıldılar. Bir başka çocuk, bir kağıt şemsiye yaptı ve açtı. Başka biri de, bir fincan çayla oynadı. Onlar, ne olduğunu bilmiyorlardı ama hissediyorlardı. Çünkü bazı hikâyeler, söylenmeden önce bile, insanların kalbine işler. Ve bu hikâye, henüz bitmemişti. Çünkü Sürpriz Kahraman2, bir daha ortaya çıkacaktı. Belki de yarın, belki de bir hafta sonra. Ama ne zaman çıkarsa çıksın, herkes onu bekleyecekti. Çünkü o, sadece bir kahraman değildi—bir umuttu. Ve umut, her zaman yeniden doğar.
Gün batarken, meydanda yalnız bir kişi kaldı: yaşlı bir adam, elinde küçük bir çaydanlıkla. Çaydanlığı açtı ve içindeki çayı döktü. Çay, taş yollara akarak kayboldu. Adam, bir an durdu, sonra yavaşça gülümsedi ve şöyle konuştu: “İşte başlıyor…” Derin bir nefes aldı ve yürüdü. Arkasında, fenerler bir bir yandı. Ve o gece, pazar meydanı, bir masalın ilk sayfası gibi duruyordu—her kelime, her görüntü, bir sonraki sahneye hazırlık yapıyordu. Çünkü bu hikâye, Sürpriz Kahraman2 ile başladı ama aslında, herkesin içindeki merakla devam ediyordu.

