Lüks bir salonun ahşap panelleri, altın kaplama koltuklar ve şık bir avizeyle süslü atmosferi içinde geçen bu sahneler, yalnızca bir romantik an değil; karakterler arası güç dengesi oyununun başlangıcı gibi duruyordu. Onurum, Benim Kaderim dizisinin bu bölümünde Elif ile Kerem’in yıllar sonra yeniden buluştuğu, birbirine sarıldığı bir an yakalanıyor — ancak bu kez her şey biraz daha farklıydı. Elif’in omuzlarındaki püsküller, göğüs kısmındaki parlayan payetler ve kahverengi saten eteği, iç dünyasının dışa yansıyan bir versiyonuydu: zarif ama korunaklı, parlak ama gizemli. Kerem ise beyaz dokulu polo tişörtü ve pantolonuyla ‘temiz slate’ enerjisi taşıyordu — geçmişten kaçmış gibi görünüyordu, ama gözlerindeki titreme hâlâ orada olduğunu söylüyordu.
İlk sahnede Kerem’in elini tutup oturtması bana bir teklif gibi geldi — aslında bir kontrol hareketiydi. Elif’in yüzündeki şaşkınlık ifadesi ‘Neden şimdi?’ sorusunu seslendirmişti. Arka planda duran iki garson, heykel gibi sessizdi; ancak bakışlarında bir şeyler vardı. Özellikle genç erkek garsonun elindeki küçük tabakta yer alan kırmızı üzümler, bir sembol gibiydi: tatlılıkla zehir arasında ince bir çizgi. Bu tabak Kerem’e geçtiğinde bir tür test olmuştu: ‘Alıp yedirir mi? Yoksa sadece gösterir mi?’ diye düşündüm. Kerem bir dakika bekledikten sonra yavaşça bir üzüm aldı ve Elif’in dudaklarına götürdü. O anda Elif’in gözlerinde bir çığlık belirdi — ama ağlamadı. Gülümsedi. Ancak bu gülümseme, içinden bir çığlık çıkaran bir gülümsemeydi. Gözleri ‘Bu neyin neresi?’ diye soruyordu. Kerem’in yüzünde ise bir rahatlama vardı; sanki bir görevi yerine getirmişti. Bir ritüel tamamlanmıştı.
Ancak bu ritüelin arkasında başka bir gerçek yatıyordu. Ortada oturan yaşlı kadın — muhtemelen annesi ya da bir aile reisi — bu sahneyi izlerken ellerini açıp kapayıp konuşuyordu. Sesini duymuyorduk ama dudak hareketleri ‘Bu doğru değil’ ya da ‘Seni tanıdım ama artık sen değilsin’ gibi cümleleri ima ediyordu. Kadının giyimi de dikkat çekiciydi: ekose bluz, siyah etek, siyah taşlı bir kolye. Bu kolye, bir tür ‘aile mührü’ gibiydi. Bakışları Kerem’e karşı şüphe, Elif’e karşı acıydı. Çünkü Elif’in yüzündeki ifade aşk değil, teslimiyetti. Kerem’in elini tutarken bile parmakları titriyordu. Bu titreme sevinçten değil, kaygıdan kaynaklanıyordu.
Daha sonra Kerem’in elindeki üzümlerde bir değişim oldu. İlk başta küçük bir tabakta olan üzümler, sonradan daha büyük bir tabağa aktarıldı. Bu bir ‘artış’ sembolüydü. Kerem’in elindeki meyve sayısı arttıkça Elif’in içinden bir gerilim yükseliyordu. Çünkü artık bu bir ikna girişimi değildi — bir teklif, bir anlaşma, bir şarttı. Elif’in gözlerindeki şaşkınlık yavaş yavaş bir karara dönüşmüştü. ‘Evet’ demeye hazırlanıyordu. Ama bu ‘evet’, kalbinden değil, beyninden geliyordu. Onurum, Benim Kaderim dizisinde bu tür psikolojik detaylar sahnelerin alt metnini oluşturuyor. Her bir el hareketi, bir kelime kadar güçlüydü.
Ve sonra… bir kesinti. Hava birden değişti. Dışarıdan bir alışveriş merkezi görünümü — geniş bir cadde, park halindeki araçlar, güneşli bir gün. Ancak bu görüntü ‘gerçek dünya’ hissi vermiyordu; tersine bir hayal kırıklığıydı. Çünkü bu sahne Kerem’in arabadaki yeni bir sahnesine geçiş yaptı. Artık siyah takım elbise, mavi kravat, göğsünde bir broş — Kerem bir iş adamıydı. Ama gözlerindeki endişe, bir iş insanından çok bir kaçakçıya özgüydü. Yanında oturan genç sürücü ona bir şey anlatıyordu. Ancak Kerem’in yüzü ‘Beni dinlemedin’ diye cevap veriyordu. Sürücünün ses tonu yüksek değildi ama acelecilik taşıyordu. Kerem sessizce başını sallıyor, ardından telefonuna uzanıyordu. Telefonu kulaklarına götürdüğü anda yüzü bir anda değişti: gözleri açıldı, nefesi kesildi. Bir haber almıştı. Belki de Elif’ten bir mesaj, belki de bir tehdit. Ama kesin olan bir şey vardı: bu telefon, onun ‘temiz slate’ maskesini düşürecek bir şeydi.
Arka sahnede Elif başka bir odada, mavi bir elbiseyle kanepeye uzanmıştı. Ellerinde bir telefon, yüzünde ise bir öfke vardı. Ancak bu öfke Kerem’e değil, kendine yönelmişti. Çünkü telefon ekranında bir mesaj vardı: ‘Geldim.’ Bu üç kelime onun içinde bir patlama yaratmıştı. Elif’in elbisesi önceki sahnedeki püsküllü versiyondan çok daha yumuşaktı — ancak bu yumuşaklık bir kırılganlığın işaretiydi. Yüzündeki ifade ‘Neden şimdi?’den ‘Neden hâlâ buradasın?’e dönüşmüştü. Kerem’in arabadaki telefon görüşmesiyle Elif’in evdeki tepkisi arasında bir paralellik kuruluyordu. İkisi de aynı haberi alıyorlardı. Ama biri kabulleniyor, diğeri direniyordu.
Onurum, Benim Kaderim dizisinin bu bölümü bir ‘geri dönüş’ değil, bir ‘yeniden tanımlanma’ anıydı. Kerem geçmişten kaçmış gibi görünüyordu ama aslında onu takip ediyordu. Elif ise onu affetmek istiyordu ama affetmekle birlikte kendini kaybedecekti. Bu yüzden üzümler önemliydi. Çünkü üzüm hem doygunluk hem de çürüme sembolüdür. Kerem’in ona uzattığı üzüm bir teklif değildi — bir testti: ‘Beni yiyebilecek misin? Yoksa çürüyüp düşecek misin?’
Kadının (muhtemelen annenin) sahneleri de bu bağlamda çok değerliydi. Çünkü o Kerem’in geçmişini biliyordu. Elif’in yüzündeki şaşkınlık annenin yüzündeki bilgiyle çarpıştığında bir çatışma doğuyordu. Annenin el hareketleri ‘Bu adam seni tekrar kırabilir’ diyordu. Ama Elif onun sözünü dinlemiyordu. Çünkü Kerem’in gözlerindeki o küçük ışık, onun için hâlâ bir umuttu. Belki de yanlış bir umut, ama umuttu.
Son sahnede Kerem telefonu kapatırken bir gülümseme belirdi. Ancak bu gülümseme mutluluktan değil, bir planın işe yaramasından kaynaklanıyordu. Çünkü gözlerindeki kararlılık artık bir ‘dönüş’ değil, bir ‘ele geçirme’ niyetiydi. Elif’in evdeki tepkisiyle Kerem’in arabadaki gülümsemesi arasında bir çelişki vardı — ancak aslında ikisi de aynı noktadaydı: birbirlerini kaybetmek istemiyorlardı. Sadece nasıl saklayacaklarını tartışıyorlardı.
Onurum, Benim Kaderim dizisi bu bölümde ‘aşk’ı değil, ‘bağım’ı konu alıyor. Elif ve Kerem’in arasındaki ilişki artık bir aşk hikâyesi değil; bir hayatta kalma mücadelesiydi. Çünkü bazen en büyük tehlike geçmişten gelen bir kişi değil, geçmişin seni tanıdığını bilmesidir. Kerem Elif’in yüzündeki her ifadeyi okuyabiliyordu çünkü onu tanıyordu. Ama Elif Kerem’in yeni yüzünü tanımıyor muydu? Belki tanıyordu. Ancak tanıdığı kişi artık orada değildi. Orada olan bir izdi — bir izin arkasında yatan bir gerçek.
Ve bu gerçek, üzümlerin üzerinde durduğu küçük tabakta saklıydı. Çünkü tabak boşalmadıkça hiçbir şey bitmezdi. Kerem’in elindeki üzümler bir gün bitecekti. Ama o gün gelene kadar Elif onları yiyebilir miydi? Yoksa çürüyerek düşer miydi? Bu soru Onurum, Benim Kaderim’in bu bölümünün kalbiydi. İzleyici olarak ben de bilmiyordum. Çünkü Kerem’in son gülümsemesinde bir umut vardı — ama o umut bir kandırmaydı mı? Belki de Elif’in yüzündeki o küçük gülümseme bir teslimiyetti. Belki de bu dizide aşktan ziyade hayatta kalmak için yapılan seçimler anlatılıyor. Ve Kerem ile Elif birbirlerini seçmeye devam ediyorlardı — çünkü başka bir seçenekleri yoktu. Onurum, Benim Kaderim… bu isim bir vaat gibi duruyordu. Ama gerçekten de ‘onur’ muydu? Yoksa sadece bir kader miydi? Bu soruyu cevaplamak için bir sonraki bölümü izlemek zorundaydık.

