Gönle Düşen Ay Işığı dizisinde, karanlık koridorlarda asılı kırmızı fenerlerin ışığında bir sahne, sessizliği bile ağlatıyor. Siyah işlemeli kıyafetiyle taçlı genç bir prens, gözlerini sertçe kapayıp geçmişi unutmaya çalışırken, önünde çöken iki figür — biri beyaz, biri mor — ellerini uzatıp bir kaseyi birbirine veriyor. Bu kase, bir tören mi? Bir itiraf mı? Yoksa bir sonun başlangıcı mı? Kadın, gözyaşlarını tutamadan yere çökerken, prensin yüzünde hiçbir ifade yok; ama elindeki yeşil taş, titreyen parmaklarla sıkıca tutuluyor. Sonra… o odada, mavi perdeli yatakta, aynı kadın artık uyuyor gibi duruyor; prens ise diz çökmüş, onun yanaklarını okşuyor, sanki bir rüyayı kırık camdan izliyor. Gönle Düşen Ay Işığı’nın bu sahnesinde, güç değil, acı ve özlem yönetiyor. Prens, taçını takmış olmasına rağmen, bir kadının nefesini dinlerken kral değil, yalnız bir insan oluyor. Ve en çarpıcı detay: kadının elindeki küçük beyaz boncuklu kolye, prensin taçındaki taşla aynı renk… Gönle Düşen Ay Işığı, burada sadece bir aşk hikâyesi değil, bir vicdanın çığlığıdır.

