Arabadaki o sahne var ya, işte orada her şey değişti. Küçük kızın camdan dışarıyı izlerkenki o boş bakışı, annesinin ise içindeki fırtınayı dışa vurmamaya çalışması... Sondaki biz hikayesindeki bu dramatik dönüş, izleyiciyi tam kalbinden vuruyor. Dışarıda gülen çocuklar ile içerideki bu ağır sessizlik arasındaki tezatlık, yönetmenin elinin ne kadar güçlü olduğunu gösteriyor. Bu kısa film değil, bir hayat dersi.
Mavi tulumlu adamların olduğu o hapishane sahnesi, videonun en gerilimli anıydı. Özellikle köşeye sıkışan o gencin çaresizliği ve diğerlerinin ona yaptığı baskı, insanı isyan ettiriyor. Sondaki biz dizisindeki bu sert gerçekçilik, izleyiciyi rahat bırakmıyor. O dayağın sesi, o çaresiz bakışlar... Sanki oradaymışım gibi hissettim. Bu tür sahneler izlemesi zor olsa da, hikayenin gücü buna değiyor.
Bir yanda lüks arabalar ve şık giyimli aileler, diğer yanda sokakta dışlanan bir çocuk ve hapishane duvarları... Sondaki biz, bu toplumsal uçurumu o kadar net bir şekilde gözler önüne seriyor ki. Çocukların kıyafetlerinden tutun da hapishanedeki o soğuk duvarlara kadar her detay, bu uçurumu vurguluyor. İzlerken hem öfkeleniyor hem de bu düzenin içinde kaybolup gidenlere üzülüyorum.
Çocukken dışlanan o çocuğun, büyüyünce hapishanede aynı muameleyi görmesi... Bu ne acı bir kader döngüsü. Sondaki biz hikayesi, geçmişin gölgesinin nasıl peşimizi bırakmadığını gösteriyor. O yeşil kazaklı çocuğun kahkahaları ile hapishanedeki o dayak sahneleri arasında kurulan bağ, izleyiciyi derinden sarsıyor. Sanki zaman durmuş ve aynı acı farklı bedenlerde tekrarlanıyor.
Videoda en çok etkilenen sahne, arabadaki o sessizlikti. Ne bir bağırış ne de bir ağlama... Sadece camdan dışarı bakan küçük bir kız ve içinde binlerce şey biriken bir anne. Sondaki biz, bazen en büyük acının sessizlikte saklandığını bize hatırlatıyor. O anlarda karakterlerin gözlerindeki ifade, binlerce kelimeden daha fazlasını anlatıyor. Gerçek sinema işte bu duyguyu verebilmektir.