Gönle Düşen Ay Işığı’nın bu sahnesinde beyaz giysili kadın, masadaki yeşil taşa dokunurken sanki bir ruhla konuşuyormuş gibi titrer. İlk başta şaşkınlık, sonra acı, ardından bir an için mutluluk — taşın içinden bir şey çıkıyormuş gibi gülümsüyor; ama hemen ardından yüzü çöker; sanki o taş ona bir haber getirmiş, ancak haberi anlamak için çok gençmiş. O sırada siyah kıyafetli adam girer, elini tutar; gözleri soğuk ama elleri sıcak. Kadın direnir, ancak direnişi bir oyundan ibarettir — çünkü aslında onu durdurmasını istiyor. Sonra boğazına elini koyar… ve işte burası en ilginç yer: kadının yüzünde korku değil, bir rahatlama belirir. Gözlerini kapar, nefesini bırakır; sanki uzun süredir beklediği bir sona varmış gibidir. Bu sahne, aşktan ziyade bir ‘özgürleşme’ dramıdır: biri diğerinin ağırlığını kaldırmak için elini boynuna koyarken, aslında onu serbest bırakıyor. Işık, perde, kırmızı mercanlar — her detay bir trajedinin sahnesini kuruyor; ancak gerçek olay, iki elin nasıl birbirine sarıldığında, bir kalbin nasıl yavaşça durduğunu gösteriyor.