Bu sahne, Gönle Düşen Ay Işığı’nın en çarpıcı anlarından biridir: kırmızı yapraklar, titreyen mumlar ve buharlı bir kaplıca ortasında iki kişinin iç çatışması. Kadın, başındaki siyah başlıkla ilk başta soğuk ve kontrol altındaymış gibi duruyor; elini erkeğin omzuna koyarken parmakları hafifçe titriyor — sanki dokunuşu bir tehdit, bir vaat, bir özür aynı anda. Erkek ise taçlı, sessiz, gözlerinde bir yorgunluk var ama içinde bir yangın yanıyor. Sonra… o an gelir: kadının başlığı düşer, saçları havada dalgalanır, yüzünde şaşkınlık yerini acıya bırakır. Kaplıcaya düşerler, suyla birlikte gelen çiçekler onların etrafını sarmaya başlar — romantizm mi? Yoksa bir tuzak mı? Erkek, kadının beyaz giysisini yavaşça çıkarırken, bakışlarında hem istek hem de suçluluk okunur. Kadın ise ‘Neden?’ diye soruyor gibi duruyor, ama dudakları hareket etmiyor; sesi içinden geliyor. Bu sahne, bir aşk öyküsünden çok, iki insanın birbirine bağlandığı, ama bağlanmaktan korktuğu bir anı yakalıyor. Gerçekten de, ay ışığı kalbe düşmeden önce, önce kalp çatlayabilir.