Onurum, Benim Kaderim: Ostraklar ve Kırmızı Peştemalın Sessiz Dili
2026-02-26  ⦁  By NetShort
https://cover.netshort.com/tos-vod-mya-v-da59d5a2040f5f77/ba00628c124945dd8dabab038ee364f5~tplv-vod-noop.image
NetShort uygulamasında tüm bölümleri ücretsiz izle!

Bir akşam, ahşap panellerle kaplı, kitap rafları ve altın rengi süslemelerle donatılmış bir yemek odasında üç kişi masanın etrafında oturuyor. Ortada, siyah kazak ve beyaz gömlek giymiş genç bir adam — onun adı Elif’in gözlerindeki ışıkla parlayan, ama annesinin bakışlarında sorgulayan bir ifadeyle karşı karşıya kalan Can. Solunda, kısa sarı saçları topuzda, bej dokulu elbisesiyle zarif ama keskin bir hava taşıyan kadın — bu kadın, Elif’in annesi Zeynep. Sağında ise uzun kahverengi saçları omuzlarına dökülmüş, krem renkli bluz ve açık bej örgü cardigan giymiş genç bir kadın: Elif. Masanın üzerinde, buz üstünde sergilenen ostraklar, altın kenarlı porselen tabaklar, küçük yeşil yapraklar ve kırmızı çiçek petekleri… Her detay bir sahne gibi dizayn edilmiş; bu bir yemek değil, bir test. Bir performans. Bir ilk tanışma sahnesi.

Zeynep, ellerini masanın üzerinde birleştirip, parmaklarını yavaşça birbirine sürtüyor. Gözleri Can’ın yüzünde, ama sesi Elif’e dönük: “Ostraklar… çok nadir bir lezzet, değil mi?” Bu cümle bir soru değil, bir teklif. Bir davet. Bir ‘ben seni kabul ediyorum ama şartlarım var’ mesajı. Elif, bir an duraksıyor, sonra gülümseyerek başını eğiyor. Gözlerinde bir kararlılık, bir de içten bir neşe var. O, bu oyunu biliyor. Ve oyunu oynamayı seçiyor. Can ise sessiz. Elleri birleştirilmiş halde, başını hafifçe eğmiş, Zeynep’in her kelimesini ağızdan geçirmeye çalışıyor. Ama gözleri Elif’e kaymış. Çünkü Elif’in parmaklarındaki kırmızı oje, yüzündeki yumuşak gülümseme, kulaklarındaki uzun altın küpeler — hepsi birer işaret. Onun için bir ‘evet’. Ama Zeynep için bir ‘henüz hayır’.

İlk ostrak, Elif’in elinde. Yavaşça alıyor, bir an duruyor. Sonra Can’a doğru uzatıyor. “Denemek istersen…” diyor, sesi neredeyse fısıltı gibi. Can bir an şaşırıyor. Gözleri genişliyor. Bu hareket — bir servis değil, bir teklif. Bir bağış. Bir ‘ben seninle aynı dünyadayım’ demek. Zeynep’in yüzünde bir kasılma oluyor. Parmakları masaya bastırılıyor. Ama hiçbir şey söylemiyor. Sadece bir an için nefesini tutuyor. Çünkü bu an, onun kontrolünden çıkıyor. Elif, Can’ın ağzına ostrakı götürürken, parmakları onun dudaklarına değiyor. Can’ın gözleri kapılıyor. Bir an için tüm odanın ışığı sönüyor gibi. Sadece o iki el, o bir an, o sıcaklık kalıyor.

Ve sonra… Elif geri çekilmiyor. Aksine, bir adım daha öne atıyor. Gözleri Can’ın gözlerinde. “Lezzetli mi?” diye soruyor. Can gülümsüyor. “Evet,” diyor. “Ama… biraz soğuk.” Elif kıkırdayarak başını çeviriyor. “O zaman… bir sonraki sefer daha sıcak tutacağım.” Bu cümle, bir şaka gibi görünse de, aslında bir vaat. Bir söz. Zeynep artık dayanamıyor. “Elif,” diyor, sesi sakin ama içinde bir fırtına var. “Bu kadar mı ciddi? Bir ostrakla mı evlenmek istiyorsun?” Elif dönüyor, annesine bakıyor. Gözlerinde hiç korku yok. Sadece bir derinlik. “Hayır anne. Ostraklar değil… onunla birlikte yaşamak istiyorum. Ostraklar sadece bir başlangıç.”

Bu anda, Zeynep’in yüzünde bir çatlak oluşuyor. Gözlerinde bir yaş parlıyor. Ama gülümsemiyor. Çünkü bu, onun planladığı şekilde gitmiyor. O, bir ‘evet’ bekliyordu. Ama bir ‘şimdi’ değil, bir ‘sonra’ bekliyordu. Elif’in cesareti, onun denetimini altüst ediyor. Ve o, bir çıkış yolu arıyor. “Peki,” diyor, sesi artık biraz daha yumuşak. “O zaman… bir başka test yapalım.” Bu cümle, bir tehdit değil, bir fırsat. Bir son şans. Elif başını kaldırıyor. “Ne tür bir test?” Zeynep, masadan kalkıyor. “Gel. Sana bir şey göstermek istiyorum.”

Kamera, masadan uzaklaşıyor. Odanın köşesindeki büyük saat, saat 21:47’yi gösteriyor. Işık, yavaşça sönmeye başlıyor. Ve ardından… bir geçiş. Bir ışık patlaması. Sonra… bir yatak odası. Mavi perdeli, işlemeli başucu, yumuşak lambalar. Can yatağın kenarında oturuyor, hâlâ aynı kıyafetle. Ama şimdi yüzünde bir yorgunluk, bir merak, bir de içten bir umut var. Kapıdan bir ses geliyor. “Can…” Elif giriyor. Ama bu kez… kırmızı bir peştemal içinde. Saten, lacivert dantel detaylı, belinde sıkıca bağlanmış. İçinde beyaz dantel bir iç çamaşırı. Saçları serbest, gözleri parlak. Ve elinde bir şey yok. Sadece kendisi.

Can’ın nefesi kesiliyor. Gözleri genişliyor. Elif yavaşça ilerliyor. “Annem bana bir şey söyledi,” diyor. “‘Eğer gerçekten onu istiyorsan, ona kendini ver. Ama önce onun da seni tam olarak görmesini sağla.’” Can bir an duruyor. “Nasıl yani?” Elif gülümsüyor. “Yani… seni görsün. Gerçek seni. Hem bedenini, hem kalbini.” Sonra elini uzatıyor. “Kalk.” Can kalkıyor. Elif, onun gömleğinin düğmelerini açmaya başlıyor. Yavaşça. Her düğme bir tercih. Bir karar. Bir ‘ben buradayım’ demek. Can’in sol omzunda, bir kuş figürüne benzeyen bir dövmesi var. Kuş, kanatlarını açmış, uçmak üzere. Elif bu dövmeye dokunuyor. “Bu ne?” diyor. “Bir hediye,” diyor Can. “Babam öldükten sonra… annem bana ‘uçmayı unutma’ dedi. Bu yüzden kuşu seçtim.” Elif’in gözleri doluyor. “O zaman… uçalım,” diyor.

Ve o anda, her şey değişiyor. Can’in kazak düşüyor. Gömlek de. Artık yalnızca beyaz pantolon ve boynundaki altın zincir var. Elif, peştemalının kuşak kısmını çözüyor. Ama çözmez. Sadece gevşetiyor. Sonra Can’a doğru eğiliyor. “Şimdi sen… beni gör.” Can, elini onun yüzüne koyuyor. Parmakları, yanaklarından geçiyor. Gözlerine bakıyor. “Sen… her şeydin,” diyor. “Dün akşam masada, ostrakları yediğinde… sanki bir şarkı dinliyordum. Senin sesinle yazılmış bir şarkı.” Elif gülümsüyor. “O zaman… şarkıyı bitirelim.”

Kucaklaşmalar, öpüşmeler… ama bu kez farklı. Çünkü artık bir ‘test’ değil. Bir ‘karar’. Bir ‘başlangıç’. Elif, Can’ın sırtına sarılıyor. Can onu kaldırıyor. Yatağa yatırıyor. Ama bir an duruyor. “Elif,” diyor. “Eğer bu… sadece bir geceyse, ben bunu istemiyorum.” Elif, ona bakıyor. Gözlerinde hiçbir şüphe yok. “Bu bir gece değil, Can. Bu… Onurum, Benim Kaderim. Sen benim kaderimsin. Ve eğer sen de benimle aynı yolda yürümek istiyorsan… o zaman elimi bırakma. Asla.”

Kamera, pencereden giren ay ışığına kayıyor. Perdeler hafifçe dalgalanıyor. Yatakta, iki insan birbirine sarılmış. Ama bu sarılma, bir istek değil. Bir söz. Bir vaat. Bir ‘ben seninle öleceğim’ demek. Zeynep’in sesi uzaktan gelir gibi: “Eğer gerçekten birlikteyseniz… o zaman birlikte kalın. Ama unutmayın: aşk, bir yemek değil. Bir yemek bitince biter. Ama aşk… bir yemekten sonra başlar.”

Ve işte bu yüzden, Onurum, Benim Kaderim dizisi, sadece bir aşk hikâyesi değil. Bu, bir kadının annesinin izni olmadan bir erkeği seçmesi, bir erkeğin korkusunu aşarak gerçek kendini göstermesi, ve ikisinin de birbirlerine ‘evet’ demesi üzerine kurulu bir öykü. Ostraklar, sadece bir başlangıçtı. Gerçek lezzet, sonrasında geldi. Ve bu lezzet… kalıcıydı. Çünkü Elif ve Can, birbirlerini ‘gördükten’ sonra, artık birbirlerine ‘sahip’ oldular. Zeynep’in testi geçildi. Ama en büyük test… hayatın kendisiydi. Ve onlar, bu teste hazırlandılar. Çünkü Onurum, Benim Kaderim — bu dizide, aşk bir seçimdir. Ve seçimler, bazen bir ostrakla başlar, ama bir kırmızı peştemal içinde biter. Elif’in parmaklarındaki kırmızı oje, artık bir sembol olmuştu: ‘Ben buradayım. Seni seçtim. Ve geri dönmem.’ Can’ın omuzundaki kuş, artık uçuyordu. Çünkü Elif, ona kanatlarını açmıştı. Ve bu kanatlar, artık birlikte uçacaklardı. Hiçbir engel, hiçbir test, hiçbir annenin endişesi onları durduramazdı. Çünkü Onurum, Benim Kaderim… bu dizide, aşk bir kaderdir. Ve kader, bir kez yazıldığında, silinmez. Sadece yaşanır. Derin bir nefes alıp, birbirlerine sarılırken, Elif ve Can biliyordu: Bu, başlangıç değildi. Bu… devamıydı. Ve bu devam, hiçbir zaman bitmeyecekti.

Sevebilecekleriniz