Hastane odasının mavi duvarları, sessizliği ve soğuk ışıklarıyla bir ölümlü bekleyişin atmosferini tamamlıyor. Yataktaki genç kadın, uzun kahverengi saçları yastığa yayılmış, beyaz çiçekli hastane pijaması içinde hafifçe titreyerek uyuyor gibi duruyor; ama gözleri kapalı olsa da yüzünde derin bir endişe izi var — sanki rüyasında bile kaçamıyor. Sol kolunda şeffaf bir serum tüpü, bandajla sabitlenmiş, parmaklarının ucunda kırmızı oje, küçük bir direnç belirtisi gibi duruyor. Bu detaylar, onun sadece bir hasta olmadığını, bir ‘kurban’ olduğunu ima ediyor. Arka planda, yeşil cerrahi üniformalı iki hemşire, birbirlerine bakışarak konuşuyorlar; dudakları hareket ediyor ama ses çıkmıyor — bu sessizlik daha korkunç. Özellikle sarışın hemşirenin şaşkın ifadesi, ‘bu normal değil’ diye fısıldıyor. O anda yatakta yatan kadın gözlerini açıyor. Ama açışı bir uyanış değil, bir farkındalık. Gözleri genişleyip soluk alıyor, sanki bir şeyi hatırladı ya da bir şeyi anladı. Ve sonra… elini kolundaki serumdan çekiyor. Hızlı, kararlı bir hareketle bandajı çıkarıyor. Bu an, bir kaçışın başlangıcı. Hemşireler şaşkınlıkla geri adım atarken, kadın yataktan fırlayıp ayaklarını yere bastığında, kamera onun titreyen dizlerini yakalıyor — acı mı? Korku mu? Yoksa bir başka şey mi?
Koridora çıkınca, mavi duvarlar artık bir hapishane gibi duruyor. Kadın, bir elini duvara dayayıp diğer eliyle karın bölgesini tutuyor; nefesi kesik, yüzü ter içinde. Pencereye doğru ilerlerken, her adımı bir direniş gibi. Sonunda pencerenin önünde duruyor ve yatay jalousilerin arasından dışarıyı süzüyor. Burada kamera yavaşlıyor, jalousilerin aralıklarından geçen ışık çizgileri yüzünü kesiyor — bir tür gölgeli izole edilmiş portre. Gözlerindeki yaş, bir an için ışığa vurup parlıyor. O anda dışarıda başka bir sahne açılıyor: Aynı hastane odası, ama farklı bir gerçeklikte. Şimdi orada, aynı yataktan biraz yukarıda oturan genç bir kadın — bu sefer sarışın, başı beyaz bir bandajla sarılı, başında küçük bir kurdele, boynunda inci kolye, üzerinde açık mavi bir kazak. Yanında üç kişi: bir kadın (yeşil elbise, gülümseyen ama gözleri soğuk), bir adam (koyu takım elbise, ceketinin göğüs cebinde desenli bir mendil), ve bir erkek (beyaz gömlek, kolunda dövmeli bir el). Bu üçü, sarışın kadına su içiriyor, saçlarını düzeltiyor, omuzlarını okşuyor — bir aile gibi davranıyorlar. Ama bu ailenin sıcaklığı, camın ardındaki kadının donmuş kalbine dokunamıyor. Çünkü o, bu sahneleri ‘görüyor’, ama ‘duymuyor’. Jalousilerin aralıklarından geçen sesler, biraz bozuk bir radyo gibi distorsiyonlu geliyor. Sarışın kadın bir an için yukarı bakıyor ve gülümsüyor — bu gülümseme, bir zafer mi? Yoksa bir alay mı? Kadın, pencerenin ardında ellerini jalousilere bastırıp yavaşça aralıkları genişletmeye çalışırken, bir damla gözyaşı yanaklarından kayıyor. Bu an, Onurum, Benim Kaderim’in en güçlü sahnelerinden biri: Gerçeklik ile hayalin, vicdan ile sahtekârlığın çarpıştığı nokta.
Ve sonra… geçiş. Bir parti sahnesi. Altın perdeli, çiçekli duvar kağıtlı, resmi bir salon. Masada pastalar, kurabiyeler, renkli cupcake’ler — bir doğum günü veya nişan partisi gibi görünüyordu. Ön planda, parlak püsküllü bir üst giyen orta yaşlı kadın (Leyla), bir tabak kurabiyeyle genç bir kadına (Ece) doğru ilerliyor. Ece’nin yüzünde bir karışık ifade var: minnettarlık, şüphe, biraz da korku. Leyla’nın gülümsemesi çok sıcak ama gözleri boş. Kurabiye tabağını uzatırken, ‘Sevgilim, senin için özel yaptım’ diyor gibi bir dille — ama sesi duyulmuyor, yalnızca dudak hareketleri. Ece bir an duraksıyor, sonra kabul ediyor. İki kadın birbirlerine sarılıyor; ama bu sarılma, bir sevgi değil, bir ‘kontrol’ hareketi. Leyla’nın eli Ece’nin sırtında, biraz fazla sıkı. Ece’nin gözleri kapalı, ama kaşları çatık — içten bir direnç. Bu sahne, Onurum, Benim Kaderim’in ikinci katmanını açıyor: Aile içindeki rol oyunu, ‘mutluluk’ maskesi altında yatan çatlaklar. Partideki herkes gülüyor, dans ediyor, ama kamera bazen Ece’nin ellerine odaklanıyor: Parmakları titriyor, bir elinde küçük bir nesne — bir anahtar mı? Bir tabletle mi? Belirsiz.
Sonra, bir başka odada: Koyu yeşil elbise giymiş bir kadın (Ayşe), koltukta oturan bir adamın (Mehmet) omzuna elini koyuyor. Mehmet, mavi ekose ceket, beyaz kravat, elinde viski bardağı. İkisi de gülüyor, ama gülüşlerinde bir boşluk var — sanki bir sahneye hazırlanıyorlar. Ayşe’nin yüzüne bakıldığında, gözlerinde bir tebessüm yok, yalnızca bir ‘plan’ okunuyor. Tam o sırada, kapıdan bir kadın giriyor — bu kez Ece, ama farklı bir kıyafetle: Bej saten bir elbise, saçları serbest, yüzü ciddi. Giriş yaptığı anda, Ayşe ve Mehmet’in gülüşü donuyor. Ece sessizce ilerliyor, ama bir anda dizlerinin altına giriyor — yere çöküyor. Ayşe hemen ayağa kalkıyor, ama hareketi bir yardım değil, bir ‘durdurma’ gibi. Ece’nin arkasından bir başka kadın (Zeynep) koşarak gelip onu tutmaya çalışıyor; Zeynep’in yüzünde gerçek bir endişe var, ama Ece ona bakmıyor — bakışları hâlâ Ayşe’ye dik. Bu sahne, bir patlama öncesi sessizlik. Ece yerde diz çökerken, kameranın açısı değişiyor: Artık zemin seviyesinden bakıyoruz. Ece’nin eli halıya yapışmış, parmakları bükülmüş — acı mı? Yoksa bir işaret mi? Zeynep onu kaldırırken, Ece’nin gözleri kapalı, dudakları hareket ediyor: ‘Onurum… Benim Kaderim…’ diye fısıldıyor. Bu cümle, bir dua mı? Bir itiraf mı? Yoksa bir lanet mi?
Ve tekrar hastane. Pencerenin ardında olan kadın, şimdi daha da bitkin. Jalousileri açmış, dışarıyı izliyor — ama bu kez sahne değişmiş. Şimdi yataktaki sarışın kadın (Ece), ailesiyle birlikte değil; yalnız. Yanında bir doktor var, ama doktorun yüzü maskeyle kaplı. Ece bir an için yukarı bakıyor ve gülümsüyor — bu kez gerçek bir gülümseme. Gözlerinde umut var. Ama pencerenin ardındaki kadın, bu gülümsemeyi görünce geri çekilip duvara dayanıyor. Gözyaşları akıyor, ama artık sadece bir tek damla değil — bir sel. Çünkü o an anlıyor: Bu ‘Ece’ değil, başka biri. Ya da… aslında o *o* değil. Onurum, Benim Kaderim’in merkezindeki soru işte burada: Kim gerçek? Kim sahte? Kim unutulmuş, kim silinmiş? Hastane odasındaki kadın, aslında Ece’nin ‘diğer beni’ mi? Yoksa bir ikizi mi? Bir hayali mi? Jalousilerin aralıklarından geçen ışık, artık onun yüzünü aydınlatmıyor — karanlığa gömüyor. Son karede, eli hâlâ jalousilere yapışık, başı eğik, dudakları hareket ediyor: ‘Benim adım… Ece.’ Ama sesi duyulmuyor. Çünkü bu filmde, sesler genellikle duyulmaz. Sadece gözler konuşur. Sadece gözyaşları akar. Sadece jalousiler aralıklarından görülen gerçekler, birbirini yalanlar.
Bu yapımda, her detay bir ipucu: Ece’nin kazak düğmesindeki küçük çatlak, Leyla’nın kolyesindeki taşın rengi değişimi, Mehmet’in saatindeki tarihin yanlış olması… Hepsi bir ‘yanlış’ın işaretidir. Onurum, Benim Kaderim sadece bir psikolojik gerilim filmi değil; bir kimlik krizi dramı, bir aile trajedisi, bir kadınların birbirlerini nasıl yuttuğunu gösteren bir ayna. En korkunç sahne, aslında hiç bir şey olmayan sahnedir: Ece’nin yataktan kalkıp koridorda yürürken, arkasından hiçbir ses gelmiyor. Sadece ayakkabı sesleri. Ve o sesler, giderek daha az duyuluyor — çünkü o artık ‘orada’ değil. ‘Burada’ mı? Yoksa ‘hiçbir yerde’ mi? Bu soruyu cevaplamak için, izleyici de jalousilerin ardına geçmek zorunda kalıyor. Çünkü gerçek, hep aralıklarda saklıdır. Ve belki de en büyük trajedi, gerçekle yüzleşmek istediğinde, gerçek seni tanımıyor olmasındır. Onurum, Benim Kaderim… bu sözler, bir dua gibi telaffuz edildiğinde, aslında bir çığlık oluyor. Çünkü onur, kader değilse; kader de onur değilse — geriye ne kalır? Sadece bir pencere, bir jalousi, ve bir kadının, dışarıda mutlu görünen bir başka kendisine bakışı.

