Gönle Düşen Ay Işığı’nın bu sahnesinde, karanlık bir odada altın işlemeli siyah kıyafetli bir erkek, sarı kadife elbise giymiş genç bir kadını kollarına alıyor; gözlerinde acı, sesinde titreme var. Kadının saçlarında çiçekler, ama gözyaşları yüzünü siliyor — sanki aşk, bir kılıç gibi onu delip geçiyor. Arka planda yatan üçüncü bir figür, yeşil kumaşla örtülü, hareketsiz… Bu sessizlik daha da korkunç. Bir an için her şey duruyor: nefesler, mumlar, hatta zaman. Sonra kadın, ellerini erkeğin omuzlarına bastığında, o da başını eğip ona sarılıyor — bu kez gerçek bir kucaklaşma, değil bir sahne. Gönle Düşen Ay Işığı’nda sevgi, ölümün eşiğinde bile dans ediyor; birbirlerine tutunmak, hayatta kalmak için tek yol oluyor. Dışarıda, aydınlatılmış bir tapınak bahçesinde, pelerinli kadınlar ve ciddi yüzlerle bekleyen görevliler… Kimse konuşmuyor, ama herkes biliyor: bu gece, bir hayat sona eriyor, bir başka hayat başlıyor. Gönle Düşen Ay Işığı, yalnızca bir aşk hikâyesi değil — kalbin çatlamasından sonra nasıl yeniden atabileceğini gösteren bir ritüel.

