Gönle Düşen Ay Işığı’nın bu sahnesi, bir kavganın değil, bir çöküşün anılarını sergiliyor: siyah kıyafetli genç adam, altın taçlı başıyla öfkeyle boğuyor ama elindeki kadının yüzünde acıdan ziyade bir içsel kararlılık beliriyor. Kadın, beyaz peçe ve çiçekli saç aksesuarlarıyla, nefesini kesen ellerine rağmen ona doğru uzanıyor — sanki ölümü bile durduramayacak bir bağ var aralarında. Sonra aniden, elini onun yanağına götürüyor; bu kez boğmak yerine dokunmak istiyor. Gönle Düşen Ay Işığı’nın atmosferi, mavi ışıkla kaplı odayı bir hayal gibi dönüştürüyor: perdeli yatak, mumlar, düşmüş bir kafes… Çocuk figürü, kafeste ağlayan küçük bir ruh gibi görünüyor — belki de geçmişin bir izi. Kadın yere çökerken, adam da yavaşça devrilip yanına uzanır; artık biri diğerini tutmuyor, ikisi birbirine sarılıyor. Gözyaşları, ter ve soluklar birleşiyor. Gönle Düşen Ay Işığı’nda aşk, şiddetle başlar ama sonunda yalnızca bir elin diğeriyle buluştuğu anda anlam kazanır. Bu sahne, bir dizi değil, bir kalp atışıdır.

