Bir günün sonunda, güneşin altın ışıklarıyla süslenmiş bir park yolunda, Lin Wei Wei adlı kadın, kahverengi ceketinin yakasına takılı Chanel broşu parıldarken, ellerinde kırmızı kapaklı iki evlilik belgesiyle duruyor. Gözleri hafifçe düşünceli, dudakları ise bir gülümsemeyle bükülmüş — ama bu gülümseme, içten bir mutluluk değil, bir kararlılığın sakin yüzeyidir. ‘Evlilmek aslında epey kolay’ diye fısıldıyor; bu cümle, bir ironi gibi havada asılıyor. Çünkü izleyen, bu sözün ardında yatan acıyı, öfkeyi, belki de bir intikam planını hissediyor zaten. Bu sahne, (Dublajlı) Şaşırtıcı Evlilik’in ilk dakikalarında izleyiciyi bir tür ‘dramatik aldatma’ içinde bırakıyor: Evlilik mi? Yoksa bir oyun mu?
Ardından, genç bir erkek — Sheng Zi An — önündeki kırmızı belgeleri gören an, yüzünde şaşkınlık yerini yavaşça bir kaygıya bırakıyor. ‘Az önce ne oldu böyle?’ diye soruyor. Ses tonu sakin ama gözlerinde bir çatlak var; sanki bir şeyi anlamaya çalışırken, aynı anda bir şeyin kendisini kovaladığını da hissediyor. Bu an, ikisinin ilişkisindeki güç dengesinin tersine çevrildiğini gösteriyor: Artık onun elinde değil, onun karşısında duran kadının elinde kontrol var. Ve bu kontrol, yeşil bir bileklikle başlıyor.
Kadın, belgeleri bir kenara bırakıp, erkeğin bileğindeki yeşil taşlı tesbihini işaret ediyor: ‘Bu sana ait hatırası’. Erkek şaşırarak bakıyor. Oysa bu tesbih, bir annenin oğluna veda ederken verdiği son armağanmış — bir çocukluk anısı, bir bağ, bir vicdan yükü. Kadın bunu nasıl biliyor? Neden bu kadar kesin konuşuyor? İşte burası, (Dublajlı) Şaşırtıcı Evlilik’in en ince detaylarına dikkat çeken noktası: Her nesne bir hikâye taşıyor. Yeşil taşlar, yalnızca bir mücevher değil; bir geçmişin izi, bir suçun kanıtı olabiliyor.
Erkek, telefonunu çıkarıyor — mavi desenli kılıflı iPhone. Kadın, ‘Bu yeşim kolay iyi’ diyerek tesbihi alıyor ve bir an için ona bakıyor. Sonra ekliyor: ‘Sağken bana verdiği’. Bu cümle, bir anlık sessizlik yaratıyor. Çünkü ‘sağken’ kelimesi, bir kişinin yaşamını kaybetmesi anlamına geliyor. Yani bu tesbih, bir ölüden kalma bir armağan. Ve şimdi bu armağan, bir evlilik belgesiyle birlikte başka birine geçiyor. Bu, bir intikam mı? Yoksa bir adalet mi? İzleyici, bu soruyu cevaplamadan önce, kadının gözlerindeki soğuk kararlılığı anlamaya çalışıyor.
Daha sonra, dışarıda, bir belediye binası önünde — üzerinde ‘İl Halk İdaresi Evlilik Kayıt Ofisi’ yazılı büyük kırmızı harfler — ikisi duruyor. Kadın, çantasından bir cep telefonu çıkarıyor: ‘Toplantım var. WeChat’te konuş.’ Derken, ‘Ben gidiyorum’ diye ekliyor ve dönüp gidiyor. Erkek, bir an donup kalıyor. Gözleri boşluğa dikilmiş. Bu ayrılık, bir evlilik sonrası değil, bir evlilik öncesi gerçekleşiyor. Yani bu evlilik, bir başlangıç değil; bir final sahnesi. Ve bu finalde, erkek henüz hiçbir şeyi bilmiyor.
O sırada, bir beyaz Porsche Panamera hızla yanlarından geçiyor — plakası Jiangsu A-98665. Araba, bir zenginliğin sembolü gibi duruyor; ama aynı zamanda bir kaçış aracı da olabilir. Erkek, arabaya bakarken, ‘Babaannem dedi ki… Yeşim kolay benim… Öz anne babamın iziyimiş’ diye fısıldıyor. Bu cümle, bir anıya dönüşüyor: Belki de küçükken annesiyle birlikte bu tesbihi görmüştü. Belki de annesi, bu tesbihi verirken bir şey saklıyordu. Şimdi ise bu tesbih, bir kadının elinde, bir evlilik belgesiyle birlikte, onun hayatına giriyor.
Sonrasında, erkek bir kutu çıkar cebinden. Açtığında içinde bir nişan yüzüğü var. Ama yüzük, bir teklif için değil; bir itiraf için. ‘Bu yüzüğün benim için artık bir anlamı yok’ diyor. ‘Bir anlamı yok’ demek, aslında ‘ben artık senin için değerli değilim’ demektir. Çünkü bir yüzük, bir vaat simgesidir. Ve eğer bu vaat bozulduysa, yüzük de bir atık haline gelir. Erkek, yüzüğü arabadan uzatıyor — sanki bir şeyi geri veriyor ya da bir yükü bırakıyor. Bu hareket, bir sona vurgu yapıyor: Artık geri dönülmez bir noktaya gelindi.
Son sahnede, erkek bir apartman kapısını açıyor. İçeri girerken, ayakkabıları, çorapları, bir bluz — yere saçılmış. Yatakta biri yatıyor, ama kim olduğu belli değil. Erkek, ‘Niye acele ediyorsun?’ diye soruyor. Cevap gelmiyor. O sırada bir beyzbol sopası masanın üstünde duruyor. Erkek onu alıyor. Ve ardından, ‘Lin Wei Wei ve Sheng Zi An bu rezil çift… Evimde rezillik yapmışlar!’ diye bağırdıktan sonra sopayı kaldırıyor. ‘Ay vurma! Ah! Vurma!’ sesleri duyuluyor. Ama bu sesler, bir şiddet sahnesi değil; bir çığlık. Çünkü bu sahne, bir cinayet değil, bir yıkım sahnesi. Bir hayatın çöktüğü an.
Burada (Dublajlı) Şaşırtıcı Evlilik, izleyiciye bir soru yöneltiyor: Evlilik, bir anlaşma mıdır? Bir intikam mıdır? Yoksa bir kurtuluş mudur? Kadın, evlilik belgelerini elinde tutarken, bir zafer pozunda durmuyor; bir mahkeme salonunda tanık verir gibi duruyor. Erkek ise, bir suçlunun savunması yaparkenki gibi, her cümlesinde bir ‘ama’ ile başlıyor. Bu ikili, birbirlerini sevmiyor olabilir; ama birbirlerine bağlılar. Çünkü bağ, sevgiden çok daha karmaşık bir şeydir. Bağ, bir hatıra, bir suç, bir borç, bir vaat olabilir.
Özellikle de bu yeşil tesbih, tüm hikâyeyi birleştiriyor. Taşlar parlak, ama içinde çatlaklar var. Böyle bir tesbih, bir duala değil, bir lanete benzeyebilir. Ve bu lanet, bir evlilikle temizlenmeye çalışılıyor. Ama evlilik, bir laneti silmez; sadece onu başka bir forma sokar. İşte bu yüzden, Lin Wei Wei ve Sheng Zi An’in hikâyesi, bir aşk hikâyesi değil; bir ‘bağ’ hikâyesidir. Birbirlerine olan bağları, bir ölümle başlamış, bir evlilikle devam etmiş ve bir sopayla bitecek gibi duruyor.
Video, sonunda bir pencereden dışarıya bakılan bir kareyle bitiyor. Gökyüzü bulutlu. Ama bir ışık, perdenin arasından sızıyor. Bu ışık, umut mu? Yoksa bir yeni tehlike mi? İzleyici bilmiyor. Çünkü (Dublajlı) Şaşırtıcı Evlilik, cevap vermek yerine soru sormayı tercih ediyor. Ve bu, günümüz dram serilerinin en cesur yaklaşımıdır: Gerçek hayatta da cevaplar nadiren net olur. İnsanlar, bir evlilik belgesiyle değil, bir tesbihle, bir yüzükle, bir sopayla birbirlerine bağlanır. Ve bu bağlar, bazen sevgiyle, bazen öfkeyle, bazen de sessiz bir kabullenişle çözülür.
Bu sahneler, tek bir mesajı veriyor: Evlilik, bir belge değil; bir seçimdir. Ve bu seçim, bazen bir kişi için kurtuluş, bazen de bir hapishane olabilir. Kadın, evlilik belgelerini elinde tutarken gülümsediğinde, aslında bir kapı kapanıyor. Erkek ise, sopayı kaldırdığında, bir kapı daha açılıyor — ama bu kapıdan çıkan kişi, artık eskisi değil. Çünkü bazı insanlar, bir evlilikle değil, bir kırılma anıyla yeniden doğar. Ve bu yeniden doğum, her zaman acılıdır. Ama bazen, acı, tek gerçeklik olmayı hak eder.

