Gece, karanlık bir koridorda ayak sesleri yankılanır. Kadın, beyaz takım elbisesiyle, omuzlarında hafif bir gurur, gözlerinde ise belirsiz bir kararlılıkla ilerler. Elinde küçük bir çanta, diğer elinde ise bir valiz. Bu sadece bir giriş değil; bir sahnenin başlangıcıdır. O an, izleyiciye ‘bu kişi kim?’ diye soru sormaya başlar. Çünkü bu kadının adı Şen Yun — hem bir marka hem de bir karakter. Ve bu ilk karede zaten her şey belli oluyor: bu bir (Dublajlı) Şaşırtıcı Evlilik sahnesi. Hiçbir ekstra gereksiz detay yok; her hareket, her bakış, bir sonraki sahneye doğru itiyor.
Kapı açılır. İçerde, daha az aydınlıkta, bir erkek duruyor. Gözleri geniş, dudakları aralık. ‘Ne kadar karanlık?’ diye sorar. Bu soru, yalnızca oda için değil; hayatındaki tüm belirsizlikler için bir metafor haline gelir. Kadın cevap verir: ‘Işığım açık!’ Sözü, bir tehdit gibi değil, bir ilan gibi gelir. O, artık karanlıkta yaşamayacak. Işık onunla birlikte geldi. Ve işte burada, ilk kez fark edilir: bu ikili arasında bir ‘evlilik’ var ama bu evlilik, bir anlaşmaya dayanıyor mu? Yoksa bir sahneye mi kurulmuş?
Oda geniş, lüks, ama soğuk. Krem renkli kanepler, siyah ahşap masalar, üzerinde meyve sepeti ve bir lamba. Ama bu lüks, içten boş. Duvarlardaki ödüller, başarıyı simgeler ama aynı zamanda bir yalnızlığı da hatırlatır. Şen Yun, ‘Eve hoş geldiniz’ derken, sesi nazik ama mesafeli. Erkek, ‘Of, dikkat etmedim’ diye mırıldanır. Bu küçük bir ifade ama büyük bir delik açar: Onun için bu ev bir ‘giriş’ değil, bir ‘geçiş’. Bir yerden başka bir yere geçiş. Ve bu geçişte, neyi bırakıyor? Neyle geliyor?
Daha sonra, bir başka sahnede, bir raf. Üzerinde altın kaplama bir heykel, iki siyah kupa. ‘Şi Yun’ yazısı ekrana gelir. Bu isim, bir marka mı? Bir kişi mi? Yoksa bir hayal mi? Erkek bunu görünce şaşırır: ‘Biz gerçekten burada mı yaşıyacağız?’ Sorusu, bir hayvanın yeni bir kafesine konulduğunda duyduğu şaşkınlığa benzer. O, bu dünyaya henüz alışamamış. Ama kadın, ‘Tabii ki’ der ve gülümser. Bu gülümseme, sıcak değil; bir müzayedeki bir eserin fiyatını açıklarkenki gibi keskin ve hesaplı.
‘Buradaki ev fiyatları çok pahalı’ diye devam eder erkek. Bu cümle, bir itiraf gibi durur. Çünkü aslında soruyor: ‘Ben bu fiyata layık mıyım?’ Kadın, ‘Metrekare başına yüz bin küsür kadar’ diye yanıtlar. Ve ardından: ‘Bu kadar büyük bir ev’. Bu sözler, bir teklif değil; bir gerçek. Bir gerçek ki, onun için bir avantaj, onun için bir yük. İşte burada (Dublajlı) Şaşırtıcı Evlilik’in merkezi çatışması ortaya çıkar: Para ile değer arasındaki sınır neresi? Bir ev, bir aşk mı koruyor? Yoksa bir aile mi saklıyor?
Erkek, ‘Nasıl olsa yirmi milyondan fazla eder değil mi?’ diye sorgular. Bu soru, bir çocuk gibi saf mı? Yoksa bilerek mi soruyor? Çünkü cevap, ‘Herhalde’ olur. Ve bu ‘herhalde’, bir kabullenme değil; bir kaçıştır. Kadın, ‘Niye öyle donup kaldın?’ diye sorar. Erkek, ‘Pek çok şey!’ diye bağırır. Ama aslında hiçbir şey söylemiyor. Sadece ‘Tamam tamam’ diyerek kendini yatıştırıyor. Bu, bir insanın içinden çıkamadığı bir labirent içinde döndüğünü gösterir. Sonra, ‘Aman Tanrım… Ben şimdi zengin bir kadınla evlendim öyle mi?’ diye fısıldar. Bu cümle, bir şaka gibi durabilir ama içinden yükselen bir korkuyu taşır. Çünkü evlilik, artık bir seçim değil; bir sonuç.
Bir başka sahnede, yatak odası. Yatağın üzerinde yansıyan iki figür. Kadın, yavaşça ilerler. Erkek arkasından gelir, valizi çekerek. ‘Yatak odası bu oda olsun’ der kadın. Erkek, ‘Peki… Ben yan odaya geçerim’ diye cevap verir. Kadın, ‘Zaten evlendik. Tabii ki birlikte yaşayacağız’ der. Bu cümle, bir karar değil; bir geri dönüşü olmayan noktadır. Erkek sessiz kalır. Çünkü artık geri dönemez. Ve o anda, kadının ceketinin arkasından bir şey fırlar — bir kumaş parçası mı? Yoksa bir sembol mü? Erkek şaşırır. Gözleri büyür. Çünkü o an, bir şeyin değiştiğini hisseder. Ama ne olduğunu henüz bilmez.
Dışarıya çıkıldığında, ‘LIQUID WORKSHOP’ tabelası altında bir grup insan. Kadın, bir başka kadınla birlikte merdivenlerden iner. Bu kez giysisi farklı: pembe bir elbise, uzun saçlar. Aynı kişi ama başka bir versiyon. Ve arka planda, bir araç park etmiş. İçinde, bir başka çift. Kadın, kırmızı kollarlı siyah bir elbise giymiş; kulaklarında büyük çiçekli küpeler, boynunda siyah bir gül. Erkek ise leopar desenli bir gömlek ve siyah ceketle. Aralarında bir gerginlik var. Kadın, ‘Zi an abi’ diye bağırır. Erkek, ‘Nasıl yani?’ diye karşılık verir. Kadın, ‘Yoksa bir şey mi unuttun?’ diye sorgular. Erkek, ‘Ben Su Yu’dan ayrıldım’ der. Bu cümle, bir itiraf gibi gelir ama aslında bir savunmadır. Çünkü ardından ‘Bana sürpriz yapacağını sözkonusu etmemiş miydin?’ diye ekler. Şimdi anlıyoruz: bu ikili, bir plan içinde. Ve bu plan, bir başka kadına karşı kurulmuş.
İki saat önce… Kadın, bir kutu açar. İçinde bir nişan yüzüğü. Güzellikleriyle parlayan bir taş. Ama yüzük, bir sürpriz değil; bir ‘test’. Çünkü erkek, ‘Niye hepsi kozmetik testeleri?’ diye şaşırır. Kadın, ‘Bir bak… sana özenle hazırladım’ der. Kutu açılır: Chanel parfümü, bir kozmetik seti. Bu, bir aşk hediyesi mi? Yoksa bir ‘tecrübe’ mi? Çünkü kadın, ‘O büyük pırlanta yüzük benim’ diye fısıldar. Ve ardından, ‘Wei Wei’ diye bir isim geçer. Bu isim, bir başka karakter mi? Yoksa bir geçmiş mi?
Sonrasında, bir başka sahnede: oturma odası. Kadın, şimdi parlak bir sequin elbiseyle oturuyor. Yanında bir telefon, bir çiçek vazosu. Erkek girer, birkaç alışveriş çantasıyla. ‘Bu Chanel’in yeni ürünü’ der. Kadın, ‘Sana aldım’ diye cevap verir. Ama yüzünde bir şüphe vardır. Çünkü çantayı açtığında, içinde bir telefon ve bir not var: ‘Tamam gidebilirsin’. Bu not, bir veda mı? Yoksa bir test mi? Erkek, ‘Tamam gidebilirsin’ der ama sesi titrer. Çünkü o, artık ne istediğini bilmiyor.
Arabada tekrar: kadın, ‘Zi an abi’ diye çağırır. Erkek, ‘Kendimi biraz kötü hissediyorum’ der. Kadın, ‘Ben geri dönüyorum’ diye cevap verir. Ama ardından, ‘Aslında sana bunu vermeyi planlamıştım’ der. Ve bir an durur. Çünkü aslında o, bir şeyi saklıyor. Erkek, ‘Biliyordum!’ diye bağırdığında, kadın gülümser. Çünkü bu gülümseme, bir zafer değil; bir teslimiyettir. Çünkü o, artık o büyük pırlantayı yüzüğe dönüştüremedi. Onun yerine, bir ‘elbette benim’ demiş. Ve bu cümle, bir aşkın değil; bir sahnenin sonunu işaret eder.
En son sahnede, erkek kadını kucaklar. ‘Babam özellikle tembihledi’ der. ‘Shen ailesinin varisi Shen Şi Yun’a evlilik teklifi için pırlanta yüzüğü… Değeri yirmi milyon.’ Kadın, ‘Sen buna layık mısın?’ diye sorar. Erkek sessiz kalır. Çünkü cevap, artık önemli değil. Çünkü bu evlilik, bir aşk hikâyesi değil; bir strateji oyunudur. Ve bu oyunun kuralları, (Dublajlı) Şaşırtıcı Evlilik dizisinde her bölümde yeniden çizilir. İzleyici, ‘kim kazanacak?’ diye merak eder. Ama asıl soru şu: Bu oyunda, kim kaybedecek? Çünkü bazen en büyük kayıp, kazanmış gibi davranmaktır.
Bu dizide, her obje bir semboldür: valiz, bir geçiş; yüzük, bir vaat; Chanel kutusu, bir sahne; araba, bir kaçış yolu. Ve en önemlisi: ‘Şi Yun’ ismi. Bu isim, bir kişinin adı mı? Yoksa bir ailenin mirası mı? Belki de ikisi birdir. Çünkü bu dizide, kimlikler karışık, gerçekler bulanık, ama duygular… o kadar gerçek ki, izleyici kendini bir an için o odada, o yatağın başında, o arabada bulur. Ve o anda anlar: Bu bir aşk hikâyesi değil. Bu, bir hayatta kalmak hikâyesidir. Ve (Dublajlı) Şaşırtıcı Evlilik, bu hayatta kalmak için yapılan her seçimin, bir pırlanta kadar değerli olduğunu hatırlatır — ama aynı zamanda, bir pırlanta kadar soğuk da olabileceğini.

