İç mekânın sıcak ışıkları, ahşap panellerin üzerinde dans ederken, bir grup insan sessizce bir masanın etrafında toplanmıştı. Ortada duran uzun bir kâğıt卷—bir tablo, bir harita ya da belki de bir emir belgesi—herkesin nefesini tuttuğu bir anı işaretliyordu. Bu sahne, Sürpriz Kahraman2 dizisinin en dikkat çekici anlarından biriydi; çünkü burada sadece bir belge sergilenmiyordu, bir karakterin iç dünyası, bir diğerinin gizemli bakışı ve bir üçüncünün şaşkınlıkla açılan gözleriyle birlikte, tarihin bir sayfası yavaşça çevriliyordu.
İlk olarak mavi kadife ceketli genç, masanın başında oturmuştu. Elleri hafifçe titreyen, ama yüzünde hiçbir endişe izi olmayan bu figür, bir soylu veya yüksek rütbeli bir görevli gibi görünüyordu. Başında altın işlemeli bir taç benzeri başlık, saçları zarifçe geriye toplanmış, gözlerinde ise bir nevi ‘ben biliyorum ama söylemeyeceğim’ ifadesi vardı. Önünde küçük porselen tabaklarda kesilmiş meyveler duruyordu—bu da bir tören yemeği değil, bir sembolik sunumdu. Çünkü o meyveler, her biri bir kararın tadını çıkarmak için sunulmuş gibiydi: kırmızı karpuz dilimi, bir teklifin acılı tarafını; yeşil ve sarı lokma ise umudun iki yüzünü temsil ediyordu. O an, onun eli bir lokmayı kaldırdı ama yemedi. Yalnızca baktı. Ve sonra, bir başka kişinin sesiyle birlikte, bir şey değişti.
Beyaz giysili genç, kafasının üstünde gümüşten yapılmış, içinde kırmızı bir taş bulunan bir taç ile ortaya çıktı. Bu taç, sadece bir süs değildi—bir yetki simgesiydi. Ama ilginç olan, bu taçın sahibinin yüzünde bir öfke ya da gurur ifadesi olmamasıydı. Tam tersine, bir çocuk gibi meraklı, bir şair gibi düşünceli bir ifade taşıyordu. Elinde bir kağıt卷 tutuyor, bir yandan da bir çaydanlıkla dolu küçük bir fincanı dikkatle dolduruyordu. Bu hareket, bir servis değil, bir ritüel gibiydi. Her damla su, bir sözün ağırlığını taşıyor gibiydi. Arka planda, merdivenlerden inen iki kişi daha vardı: biri açık yeşil, diğeri gri tonlarda giyinmişti. Onların bakışları, beyaz giysili genç üzerine odaklanmıştı. Ama bu bakışlar hayranlık değildi—dikkat, şüpheden çok, bir tahmin süreciydi. ‘Bu ne yapıyor?’ sorusunu içlerinden geçiren her biri, bir sonraki hamlenin ne olacağını merak ediyordu.
O sırada, mor ve siyah renklerle süslü bir kadın figürü ön plana çıktı. Başında altın bir taç, yüzünde ise hiçbir duyguyu dışa vurmama kararlılığı vardı. Ama gözleri… Ah, gözleri! Onun gözleri, bir kitabın ilk sayfasını açan bir okuyucununkindi: merakla dolu, ama aynı zamanda çok şey biliyor gibi duruyordu. Bu kadın, Sürpriz Kahraman2’deki ‘Gizemli Vezir’in Karısı’ rolünü canlandırıyordu—adı belirtilmemiş olsa da, kostümü, saç modeli ve özellikle de el hareketleriyle tanımlanabilen bir karakterdi. O, masaya yaklaşmadan önce bir an durdu. Ellerini birleştirip hafifçe eğildi. Bu eğiliş, bir saygı ifadesi değildi—bir testin başlangıcıydı. Çünkü ardından, ellerini masanın üzerine koydu ve parmaklarıyla kâğıdın üzerinde bir çizgi izledi. Bu çizgi, bir haritadaki bir sınır mıydı? Bir eserin imzası mıydı? Yoksa bir kod mu?
Kamera, kâğıdın üzerine yakınlaşırken, bir başka karakterin yüzüne odaklandı: yaşlı bir adam, sakallı, mor-beyaz desenli bir cübbe giymişti. Gözleri küçük, ama her bakışında bir yüzyılın bilgeliği vardı. O, kâğıdı incelemek için eğildiğinde, elleri titredi. Ama bu titreme korkudan değildi—heyecandan, keşiften kaynaklanıyordu. Elinde küçük bir büyüteç tuttuğu anda, sahne bir laboratuvar atmosferine büründü. Herkes sessizleşmişti. Sadece mumların çıtırtısı ve solukları duyuluyordu. Yaşlı adam, kâğıdın bir köşesindeki küçük bir lekeye odaklandı. Leke, bir çay damlası gibi görünen bir şeydi. Ama o, bir çay damlası değildi. Çünkü lekenin içinde, çok küçük harflerle yazılmış bir kelime vardı: ‘Yıldız’. Bu kelime, dizide daha önce hiç bahsedilmemişti. Ama herkes bunu anlamıştı. Çünkü o an, mor giysili kadın bir elini kaldırıp parmağını kâğıda bastı. Parmağında bir leke vardı—tam da o lekenin renginde. Ve o leke, kâğıttaki lekeyle aynıydı.
Bu noktada, beyaz giysili genç bir fanus aldı ve yavaşça açtı. Fanusun içinden çıkan ışık, kâğıdın üzerine düştüğünde, bir gizemli desen ortaya çıktı: bir balık, dalgaların üzerinde yükseliyor, ağzından bir yıldız çıkıyordu. Bu görüntü, hem bir efsane hem de bir uyarıydı. Çünkü dizinin bir önceki bölümünde, ‘Denizden Çıkan Balık’ adlı bir hikâye anlatılmıştı—o hikâyede, bir balık yıldızı yutunca, dünyanın dengesi bozuluyordu. Şimdi bu kâğıt, o hikâyenin gerçek bir versiyonu muydu? Yoksa bir sahtekârlık mı?
Sahnenin arkasında, bir kadın daha sessizce izliyordu. Yüzüne beyaz bir perde çekmişti—ama bu perde, gizlemek için değil, korumak için takılmıştı. Saçlarında inciler, kulaklarında uzun boncuklar, elbisesinde ise hafif bir ışıltı vardı. Bu kadın, Sürpriz Kahraman2’de ‘Perdeli Bilge’ olarak biliniyordu. O, hiçbir zaman konuşmazdı. Ama bakışlarıyla her şeyi anlatırdı. O an, gözlerini kısarak kâğıda baktı. Ve sonra, bir an için perdesi hafifçe dalgalanmıştı—muhtemelen bir nefes alırken. Bu küçük hareket, sahnede bir fırtına gibi etki yaptı. Çünkü mor giysili kadın, bu hareketi fark etmişti. Ve bir anda, elini kâğıttan çekip, kendini geri doğru attı. Gözleri genişlemişti. Çünkü o an, ‘Perdeli Bilge’nin perdesinin altından bir şey gördüğünü fark etmişti: bir yara izi. Bu yara, kâğıttaki lekenin şekliyle tam olarak uyuşuyordu.
Sahne artık bir oyun alanına dönüşmüştü. Beyaz giysili genç, fanusu kapattı ve bir fincan çay içti. Ama içmeden önce, fincanı bir süre elinde döndürdü. Bu hareket, bir karar verme anıydı. Çünkü dizide bu hareket, ‘şimdi geri dönülmez bir noktaya gelindi’ anlamına geliyordu. Gerçekten de, birkaç saniye sonra, masanın etrafına yeni kişiler akın etti. Hepsi farklı giysiler içindeydi: biri siyah deri ceket, biri pembe brokar, biri de gri kumaş. Ama hepsi aynı şeyi yapıyordu: kâğıda eğiliyor, parmaklarıyla dokunuyor, bir şeyler arıyorlardı. Bu kalabalık, bir avcı sürüsü gibiydi—ama avları bir hayvan değildi, bir sırrdı.
Ve işte o anda, mor giysili kadın bir elini kaldırdı ve bir işaret yaptı. Bu işaret, dizide ilk kez görülen bir ‘dil’ idi—parmaklarını belirli bir sırayla kırarak, bir mesaj gönderiyordu: ‘Durdurun. Şu an doğru değil.’ Bu cümle, sesli söylenmedi ama herkes duydu. Çünkü sahnenin ışıkları birden karardı. Sadece kâğıdın üzerindeki yıldız deseni, hafifçe parlıyordu. Ve o parıltı, beyaz giysili gençin yüzünü aydınlatmıştı. O, gülümsüyordu. Ama bu gülümseme, zafer gülümsemesi değildi—bir oyunun başlangıcıydı. Çünkü elindeki fanusun sapında, küçük bir mekanizma vardı. Ve o mekanizmayı çevirirken, kâğıdın altından bir başka kâğıt çıktı. Bu ikinci kâğıtta, ilk kâğıttaki balık yerine, bir kuş vardı. Ve kuşun ayağında bir mektup bağlıydı.
Bu mektup, dizinin ana gizemini çözüyordu: ‘Eğer balık yıldızı yutarsa, kuş onu geri getirir.’ Yani, kâğıt bir warn (uyarı) değil, bir çıkış yoluydu. Ve bu an, Sürpriz Kahraman2’nin en büyük dönüm noktası oldu. Çünkü o andan sonra, karakterler birbirlerine karşı değil, ortak bir tehdide karşı birleşmeye başladı. Mor giysili kadın, yaşlı adama bir şey fısıldadı. Yaşlı adam başını salladı ve kâğıdı katlamaya başladı. Katlarken, kâğıdın kenarından küçük bir metal parça çıktı—bir anahtar. Bu anahtar, dizide daha önce görülen ‘Gizli Kütüphane’nin kapısını açacaktı.
Sahne yavaşça genişledi. Kamera yukarıdan aşağıya doğru indi ve tüm karakterlerin kâğıdın etrafında bir daire oluşturduğunu gösterdi. Ortada yalnızca beyaz giysili genç kalmıştı. O, fanusunu kapattı ve elini cebine soktu. İçinden küçük bir şişe çıkardı. Şişede, mavi bir sıvı vardı. Bu sıvı, dizinin ilk bölümünde bahsedilen ‘Yıldız Su’suydu. Ve o an, Perdeli Bilge ilk kez konuştu: ‘Eğer bu suyu kâğıda dökersen, her şey silinir.’ Sesini çok hafif tutmuştu, ama herkes duymuştu. Çünkü o ses, bir telin titreşimi gibiydi—havayı titreştiriyordu.
Beyaz giysili genç, şişeye baktı. Sonra, yavaşça kâğıdın üzerine eğildi. Ama dökmek üzereyken durdu. Çünkü elindeki şişenin içinde, bir yansıma vardı. O yansıma, Perdeli Bilge’in yüzüydü—ama perdesiz. Ve o yüz, gülüyordu. Gerçekten de, Perdeli Bilge’in perdesi bir anda uçup gitmişti. Yüzünde bir yara izi vardı—kâğıttaki lekenin aynısı. Ve o an, tüm karakterler birbirlerine baktı. Çünkü artık biliyorlardı: bu kâğıt, bir belge değil, bir ayna’ydı. Herkesin içindeki gizli kısmı yansıtıyor, ve o kısmı kabullenmek zorundaydı.
Sahne sona ererken, beyaz giysili genç şişeyi cebine koydu ve masadan uzaklaştı. Arkasından, mor giysili kadın ve yaşlı adam onu izledi. Ama en ilginç olan, Perdeli Bilge’in masanın başına geçip, kâğıdı tek başına incelemeye başlamasıydı. O, artık perdesizdi. Ve gözlerinde, bir kararın ağırlığı vardı. Çünkü dizinin sonunda, bu kâğıt bir harita olmaktan çıkıp, bir davet mektubuna dönüşecekti. Ve bu mektup, ‘Yıldız Dağı’na giden yolu gösterecekti.
Bu sahne, sadece bir kâğıt sergisi değildi. Bu sahne, bir karakterin içsel yolculuğunun başlangıcıydı. Çünkü Sürpriz Kahraman2, dışsal maceralardan ziyade, insanların gizli yönlerini ortaya çıkaran bir dizidir. Her kare, bir psikolojik test gibiydi. Her bakış, bir soruydu. Ve her sessizlik, bir cevaptı. İzleyici, kâğıdın üzerindeki lekeye bakarken, kendi hayatındaki ‘lekelere’ düşünmeye başlıyordu. Çünkü bu dizide, en büyük düşman dışarıda değil, içimizdeydi. Ve o iç düşman, sadece bir kâğıtla yüzleştiğimizde ortaya çıkıyordu.

