Bir ofis koridorunda, ahşap zeminde kan lekeleriyle kaplı bir el, kırmızı ceketli bir adamın dizlerinin arasında duruyor. Bu sahne, sadece bir kaza değil; bir hayatın çöküşünün ilk anıdır. Onurum, Benim Kaderim adlı dizi bu kez izleyiciyi içine çekiyor, ama bu kez bir ‘düşüş’ün merkezinde duruyoruz — ve düşen kişi, herkesin gözünde güçlü, şık, hatta biraz da tehditkar görünen **Kerem**. Kırmızı ceketi, üzerindeki yılan broşu, siyah kravatı ve sol kaşındaki küçük kan izi… Hepsi bir mesaj gibi duruyor: ‘Ben buradayım, ama artık kontrolüm dışında.’ Kerem’in yüzü, başlangıçta acıya dayanmak için gülümseyişle çarpık bir ifadeye dönüşüyor; sonra ise ağzından akan kan, onun ‘sadece bir insan’ olduğunu hatırlatıyor. Bu kan, bir yaradan değil — bir içten çöküşten akıyor. Gözleri yukarıda, sanki bir cevap bekliyor ya da bir bağışlanma dileğiyle gökyüzüne bakıyor. Ama gökyüzü yok burada; sadece gri duvarlar, kitaplıkta duran eski bir saat ve bir orkide ile süslü bir masanın üstünde asılı bir tablo var. Tabloda bir at ve bir kadın figürü… Belki de Kerem’in geçmişine işaret ediyor. Belki de bir hayal. Belki de bir suçun izi.
Kadın, **Elif**, o anda Kerem’in karşısında duruyor. Uzun kahverengi saçları, iki yanına düşmüş; kulaklarındaki uzun inci küpeler, hareketlerinde hafifçe sallanıyor. Ama bu sallanış, bir zarafet değil — bir titreme. Gözleri şişmiş, makyajı yer yer akıp gitmiş; yüzünde bir ‘nasıl olabilir?’ ifadesi var. Elif’in giyimi — bej dokulu, beyaz fiyonklu bir ceket ve beyaz etek — temizlik, maske, bir tür ‘saflık’ simgesi gibi duruyor. Ama bu saflık, artık bozulmuş. Çünkü Kerem’in kanı, onun ayakkabısının ucuna kadar sıçramış. O, bir adım geri çekilmiyor. Duruyor. Diz çökmüş bir erkeğe bakıyor ve sesi çıkmıyor. Sadece nefesi hızlanıyor. Bu sessizlik, en büyük bağırıştan daha güçlü. Çünkü Elif’in içinde bir savaş var: Acı mı? Pişmanlık mı? Yoksa… biraz da vicdan azabı mı? Onurum, Benim Kaderim dizisinde Elif genellikle kararlı, mantıklı ve hatta soğuk bir karakter olarak çizilmişti. Ama şimdi, bir erkeğin kanını ellerinde tutarken, o soğukluk eriyor. Gözlerindeki yaş, bir ‘ben bunu istemedim’ demek istiyor. Ama dudakları kapalı. Çünkü bazı şeyler söylenince geri dönülemez.
Ve sonra… **Mert** giriyor sahneye. Beyaz ceket, siyah gömlek, boynundaki altın zincir ve göğsündeki tüy broşuyla — bir ‘temizlik’ figürü gibi duruyor. Mert, Kerem’e bakmıyor. Elif’e bakıyor. Ama bakışı bir emir gibi. ‘Gel.’ Elif’in elini tutuyor — yavaş, ama kararlı. Parmakları birbirine dolanıyor; bu bir sevgi değil, bir kaçış. Bir kurtarma. Mert’in yüzünde hiçbir şaşkınlık yok. Sanki bu sahneyi önceden biliyordu. Belki de planlıydı. Belki de… Kerem’in düşmesi, Mert’in yükselişinin başlangıcıydı. Bu üçlü, bir üçgen oluşturuyor: Kerem altta diz çökmüş, Elif ortada duruyor ama bir tarafı çekiliyor, Mert ise yukarıda, elini uzatmış — ama yardım etmek için mi? Yoksa onu daha da aşağıya itmek için mi? Onurum, Benim Kaderim’in bu bölümü, ‘kimin haklı olduğu’ değil, ‘kimin kalbi daha çok kırık olduğu’ üzerine kurulu. Kerem’in kanı zemine damlıyor, ama Elif’in gözyaşları da yüzünden akıyor. Hangisi daha acılı?
Kerem’in dizlerinden kalkmaya çalıştığı anlar, bir trajedinin slow motion versiyonu gibidir. Elleri zemine bastığında, kanlı parmak izleri bırakıyor. Saatin üzerindeki saat bile durmuş gibi duruyor. Ama Kerem’in gözleri hâlâ yukarıda. Neye bakıyor? Bir kapı mı? Bir çıkış mı? Yoksa… bir başka hayat mı? Bu sahnede, Kerem’in sağ kolunda görünen dövmeler — bir yılan, bir kılıç, bir kalp — birer sembol gibi duruyor. Yılan, ihaneti; kılıç, güç mücadeleni; kalp ise… belki de Elif’e olan sevgisini. Ama şimdi bu kalp, kanla dolu bir delik haline gelmiş. Kerem’in ağzından çıkan kan, bir ‘son söz’ gibi duruyor. Ama kimse dinlemiyor. Çünkü Elif ve Mert, zaten dışarı çıkıyor. Kapıdan geçerken, Elif bir an duruyor. Başını çeviriyor. Gözleri Kerem’e değiyor. Ama hiçbir şey söylemiyor. Sadece bir nefes alıyor. Ve kapının kapanış sesi, bir cenaze törenindeki çan gibi duyuluyor.
Daha sonra, bir başka sahne: Elif, bir arabanın içinde. Mert’in yanında. Ama bu sefer yüzünde bir gülümseme var. Gerçek bir gülümseme mi? Yoksa bir ‘artık güvenliyim’ ifadesi mi? Mert’in eli, onun saçlarını okşuyor. Ama bu dokunuş, bir sevgi değil — bir kontrol. Elif’in kulaklarındaki yeni küpeler, şimdi daha parlak, daha pahalı görünüyor. Belki de bir hediye. Belki de bir ödeme. Sonra bir başka kare: Elif, siyah kadife elbiseyle, başındaki şifon perçinli şapka ve boyunlarındaki elmas kolyeyle bir baloda. Yanında bir başka adam var — bu sefer Mert değil. Elif gülümsüyor, dans ediyor, kahkahalar atıyor. Ama gözleri boş. İçinde bir boşluk var. Çünkü Kerem’in kanı, hâlâ onun rüyalarında akıyor. Onurum, Benim Kaderim dizisinde bu tür ‘çift yüz’ sahneleri, izleyiciyi sürekli sorgulamaya iter: Gerçek mutluluk nedir? Güvenlik mi? Para mı? Yoksa… bir kişinin seni tanıması ve yine de seni terk etmesi mi?
En son sahnede, Kerem yere yatmış durumda. Soluk alıyor. Gözleri yarı kapalı. Yanına biri gelip diz çökmüş — bu sefer Mert değil, genç bir adam: **Can**. Can’ın yüzünde bir üzüntü var. Ama aynı zamanda bir rahatlama da. Çünkü Kerem’in düşmesi, onun için bir fırsat olabilir. Can, Kerem’in elini tutuyor. Ama bu tutuş, bir dostluk değil — bir hesaplaşma. Kerem’in gözleri açılıyor. İki kişi birbirine bakıyor. Ve o anda, Kerem’in dudaklarında bir kelime beliriyor: ‘Neden?’ Ama ses çıkmıyor. Çünkü sesi artık yok. Sadece bir soluk, bir titreme, bir kan damlası. Zemindeki kan izleri, bir harita gibi yayılmış — Kerem’in yaşam yolculuğunun son noktası işareti gibi duruyor.
Bu bölüm, sadece bir ‘kırılma’ değil; bir ‘yeniden tanımlanma’ sürecidir. Kerem artık ‘güçlü adam’ değil. Elif artık ‘sadık eş’ değil. Mert artık ‘arkadaş’ değil. Hepsi yeni rollerde. Ve bu yeni roller, kanla yazılmış. Onurum, Benim Kaderim dizisi, bu sahnelerle izleyiciye soruyor: Sen hangi tarafdasın? Diz çökmüş olan mı? Yoksa onu terk eden mi? Belki de en acılı olan, hem diz çöken hem de terk edilen kişi… çünkü o, hem kendi iç dünyasında hem de dış dünyada yalnız kalmayı öğreniyor. Kerem’in kanı, sadece zemine değil — izleyicinin vicdanına da sıçrıyor. Çünkü herkesin hayatında bir Kerem vardır: Güçlü görünen, ama içi çatlaklarla dolu. Herkesin hayatında bir Elif vardır: Sevgiyle dolu, ama seçim yapmak zorunda kalan. Ve herkesin hayatında bir Mert vardır: İyilik gibi duran, ama aslında kendi çıkarını gözetleyen. Bu yüzden Onurum, Benim Kaderim bu bölümle sadece bir dizi değil, bir ayna haline geliyor. İzleyen, ekranın karşısına geçip ‘Ben böyle miyim?’ diye soruyor. Çünkü Kerem’in kanı, aslında bizim bastığımız sessizliklerin rengidir. Elif’in gözyaşları, bizim içimizde tuttuğumuz acıların şeklidir. Ve Mert’in beyaz ceketi, bizim dışımızdaki ‘temizlik’ maskesidir. Dizi, bu üç karakter üzerinden bir toplumsal eleştiri sunuyor: Güç, sevgi ve sadakat kavramları artık eskisi gibi değil. Bugün, biri diz çöktüğünde, diğerleri kaçmaya hazırlanıyor. Çünkü ‘düşmek’ artık bir suç haline gelmiş. Kerem’in en büyük hatası, düşmeden önce ‘kimin yanında olacağını’ yanlış seçmesiydi. Ama belki de en büyük hatası, düşeceğini düşünmemesiydi. Onurum, Benim Kaderim’in bu bölümü, bir felaketin öncüsü değil — bir farkındalığın başlangıcıdır. İzleyici, Kerem’in yerde yattığı sahneden sonra kalkıp ‘ben böyle olmak istemiyorum’ diye düşünmeye başlıyor. Çünkü gerçek trajedi, birinin düşmesi değil; düşenin etrafındaki insanların onu görmezden gelmesidir. Ve bu, günümüzde en çok görülen sahnedir. Kerem’in kanı kuruduğunda, zeminde bir iz bıraktı. Ama bu iz, bir suç delili değil — bir hatırlatma. ‘Unutma: Bir gün sen de diz çökebilirsin. O gün, yanında kim olacak?’

