Bir odada, ahşap duvarlarla kaplı, sanatsal bir duygusal çöküntünün izlerini taşıyan bir yatak odasında oturan Adam, siyah saten bir gece elbisesiyle sessizce bir kutuyu açıyor. Ellerindeki dövmeler, geçmişteki bir hayatın izlerini taşırken, yüzünde o kadar çok acı var ki, sanki her nefesi bir kez daha ölmek için hazırlanmış gibi. Kutunun içinde, bir aile fotoğrafı, eski bir kitap ve bir de deri kaplı günlük… Bu günlük, Onurum, Benim Kaderim dizisinin kalbindeki gerçek bir ‘dil’dir — bir kadın tarafından yazılan, bir erkek tarafından okunan, ama aslında ikisinin de ruhunu parçalayan bir belge. Adam, ilk sayfayı çevirirken ‘Day 1’ yazısını görür: ‘Blake evine girince ilk kişi beni tanıyan Adnan oldu… annem öldükten sonra… teşekkür ederim, sevgilim, seni sevmek için dünyaya geldim.’ Bu cümleler, bir aşkın başlangıcını değil, bir trajedinin ön sahnesini açıklıyor. Çünkü bu ‘sevgilim’, bir süre sonra onun için ‘kurtarıcı’, ardından ‘ölümcül tehlike’, sonunda da ‘kendini feda eden’ olacak. Adam’ın gözünden akan gözyaşları, sadece bir hatıra değil; bir suçluluk, bir pişmanlık, bir korku ve bir özlemle dolu bir akıntıdır. O an, izleyiciye ‘bu adam ne yaptı?’ diye sorar — ama cevap henüz verilmiyor. Çünkü Onurum, Benim Kaderim, bir gerilim dizisi değil; bir içsel çatışmanın sinematik bir yansımasıdır.
Daha sonra, bir başka sahnede, lüks bir yemek odası. Duvarlarda mavi desenli kağıt, masanın üzerinde gümüş servis takımı, çiçekler ve küçük hediye kutuları. İki garson, kırmızı beyaz bağlamalı kutuları ellerinde tutuyor. Kapıdan içeri giren Elif, siyah kadife elbiseyle, başındaki küçük şapka ve yüzündeki ince perçinlerle bir ‘geleneksel zarafet’ figürüdür. Yanında, biraz daha gevşek duruşlu, ama gözlerinde bir kararlılık olan Adam. Burada bir düğün değil, bir ‘resmi tören’ var. Ama bu törenin arkasında bir boşluk var. Elif’in gülüşü, biraz fazla geniş, biraz fazla yapay. Adam’ın bakışı, ona değil, masadaki bir noktaya odaklanmış. Bu sahne, bir ‘evlilik’ değil, bir ‘itiraf’ sahnesidir. Çünkü Onurum, Benim Kaderim’in en büyük zekâsı, karakterlerin dış görünüşleriyle iç dünyaları arasındaki uçurumu göstermesidir. Elif, bir ‘kurban’ mı? Yoksa bir ‘suç ortağı’ mı? Adam, bir ‘şehit’ mi? Yoksa bir ‘katil’ mi? Dizi, bunu izleyiciye bırakır — ama her sahnenin detayında bir ipucu saklıdır.
Günlüğe geri dönersek, ‘Day 25’ yazısıyla başlayan bir sayfa: ‘Adnan bana bir şey söyledi… “Seni seviyorum” demedi. “Seni koruyacağım” dedi. Bu farkı anlamam bir hafta sürdü.” İşte burada, dizinin en ince psikolojik katmanı ortaya çıkar. Adam, bir zamanlar ‘koruyucu’ olarak görünen bir erkeği, bir gün ‘tehdit’ olarak algılamaya başlar. Neden? Çünkü sevgi, bir anda kontrol haline gelir. Ve bu dönüşüm, Onurum, Benim Kaderim’in merkezindeki temel konudur: aşkı nasıl kaybederiz? Ne zaman, nerede, hangi kelimeyle? Adam’ın günlükteki yazıları, bir ‘geri sayım’ gibidir. Her gün bir adım daha uzaklaşmak, bir adım daha içe kapanmak, bir adım daha deli olmak. Ve bu süreçte, Elif’in yüzü yavaş yavaş değişir. Başlangıçta gülümseyen, sonra şaşkın, sonra korkan, sonra acı çeken bir ifadeye dönüşür. En çarpıcı sahnelerden biri, dışarıda, güneşli bir parkta, iki maskeli kişi tarafından saldırıya uğrayan Adam’ın, Elif’in kollarında yere düşmesidir. Elif’in elinde kan, Adam’ın gömleğinde bir delik, gözlerinde ise bir ‘anlayış’ vardır. Sanki artık ne olduğunu biliyor. Ama ne yapacağını bilmiyor. Çünkü Onurum, Benim Kaderim, bir ‘kurtarma’ hikâyesi değil; bir ‘feda’ hikâyesidir. Elif, bu sahnede sadece bir sevgili değil, bir ‘tanık’ ve bir ‘karar veren’ oluyor.
Daha sonra, bir başka görüntü: Elif, pembe bir elbiseyle, ayaklarında kan izleriyle, bir haç taşıyor. Bu haç, ahşaptan yapılmış, ağır ve basit. Elif’in yüzünde acı, ama gözlerinde bir kararlılık var. Bu sahne, diziye bir ‘dini sembolizm’ katıyor — ama bu sembolizm, bir inanç değil, bir yükümlülük hissidir. Elif, haçı omzunda taşıyarak, bir ‘kurbanlık’ pozisyonuna geçiyor. Bu, bir kadının kendi bedenini, kendi yaşamını, kendi vicdanını bir erkeğin suçuna kurban etmesi anlamına gelir. Ve bu sahnenin ardından, bir rahibe ile Elif’in bir taş duvar önünde oturduğu bir sahne gelir. Rahibe, elinde bir rosary tutuyor ve Elif’e bir şeyler anlatıyor. Elif, başını eğmiş, ellerini kavuşturmuş. Ama bu dua sahnesi, bir teslimiyet değil; bir ‘planlama’ sahnesidir. Çünkü bir dakika sonra, Adam’ın boynuna aynı rosary takılıyor. Elif’in elleri, bu rosary’yi yerleştirirken titremiyor. Çünkü artık kararını verdi. Onurum, Benim Kaderim’in en büyük sürprizi, ‘kurban’ın aslında ‘katil’ olabileceğidir. Ve bu dönüşüm, hiçbir bağırış, hiçbir çığlık olmadan gerçekleşir. Sadece bir bakış, bir dokunuş, bir sessizlik.
Adam’ın günlükteki son yazılar, ‘Day 100’ ile başlar: ‘Adnan bana kalkan olduktan sonra çok kan yoktu… ama ben korktum. Çünkü o anda farkettim: onunla aşık olmak, onunla yaşamak değil, onunla *ölüm* paylaşmaktı. Tam o anda, tamamen ona âşık oldum.’ Bu cümle, dizinin tüm psikolojik mimarisini çözer. Adam, bir ‘korku’yla aşık olmuş. Ve bu korku, onun için bir ‘özgürlük’ olmuştur. Çünkü sevgi, bazen bir hapishane olur; ama eğer bu hapishanenin anahtarı senin ellerindeyse, o zaman sen de gardiyan olursun. Adam, Elif’e karşı bir suç işlediğini biliyor. Ama onu affetmek yerine, onu ‘kurtarmak’ için bir yol arıyor. Ve bu yol, onun için bir intihar değil, bir yeniden doğuşdur. Çünkü Onurum, Benim Kaderim, bir aşk hikâyesi değil; bir ‘ruhsal dönüşüm’ hikâyesidir. Karakterler, başlangıçta birbirlerine ‘sahip’ olmak istiyorlar; ama sonunda, birbirlerini ‘kurtarmak’ için kendilerini feda ediyorlar.
En son sahnede, Adam tekrar yatak odasında, günlükü okuyor. Gözleri şişmiş, yüzü yıpranmış, ama sesi artık daha sakin. Çünkü artık her şeyi anladı. Elif’in haçı taşıması, rosary’yi takması, onunla birlikte yere düşmesi — hepsi bir ‘sevgi dilidir’. Ve bu dil, sözcüklerle değil, eylemlerle konuşulur. Adam, günlükteki son cümleyi okur: ‘Eğer bir gün bu günlüğü biri bulursa… lütfen ona söyle: Onurum, Benim Kaderim değildi. Onurum, onun için yaşadım. Kaderim, onun için öldüm.’ Bu cümle, dizinin tüm anlamını tek bir cümlede toplar. Çünkü Onurum, Benim Kaderim, bir ‘ben’ hikâyesi değil; bir ‘sen’ hikâyesidir. Adam, kendi hayatını değil, Elif’in hayatını korumak için her şeyi riske atar. Ve bu, günümüzde nadir görülen bir erkek tipidir: güçlü olmakla kalmayıp, güçünü sevgiye dönüştürebilen biri. Elif ise, bir ‘kurban’ değil, bir ‘kurtarıcı’dır. Çünkü onun fedası, Adam’ı bir cinayetten değil, bir içsel çöküntüden kurtarır.
Dizinin görsel dili de bu mesajı destekler. Her sahne, renklerle, ışıkla, kompozisyonla bir ‘duygusal harita’ oluşturur. Örneğin, ilk sahnelerde sıcak tonlar hakimken, orta bölümlerde gri ve mavi tonlar artar; son bölümde ise tekrar sıcak ışık döner — ama bu sefer, bir ‘yeniden doğuş’ ışığıdır. Adam’ın giyim tarzı da değişir: başlangıçta siyah saten, sonra siyah ceket, sonra beyaz gömlek (saldırı sonrası), en sonunda tekrar siyah — ama bu sefer, bir ‘barış’ siyahıdır. Elif’in elbiseleri de aynı şekilde evrilmektedir: siyah → beyaz → pembe → tekrar beyaz. Bu renk geçişleri, karakterlerin içsel yolculuğunu görselleştirir.
Ve en önemlisi: dizide hiç bir ‘kahraman’ yok. Hepsi insan. Adam, bir katil olabilir; Elif, bir yalancı olabilir; Adnan, bir manipülatör olabilir. Ama hepsi aynı zamanda bir acı çekiyor, bir umut tutuyor, bir gün daha yaşamak için mücadele ediyor. Onurum, Benim Kaderim, bu yüzden izleyiciyi ‘eleştirel’ değil, ‘empatik’ bir pozisyona getirir. Çünkü sen de bir gün, birinin haçını omzunda taşıyabileceğini düşünüyorsun. Belki de sen de, bir rosary’yi birinin boynuna takarken, kendi vicdanını dinliyorsundur. Dizi, bu soruları sorar — ama cevabı vermez. Çünkü cevap, her izleyicinin içinde gizlidir. Ve bu yüzden, Onurum, Benim Kaderim sadece bir dizi değil; bir ayna, bir test, bir itiraf mekanıdır. Adam’ın gözyaşları, Elif’in haçı, Adnan’ın sessizliği — hepsi birer ‘dil’dir. Ve bu dili konuşanlar, artık sessiz kalamaz. Çünkü Onurum, Benim Kaderim, senin de kaderin olabilir.

