Gönle Düşen Ay Işığı dizisinde, ilk sahnelerde yatak odasının loş ışıkları altında bir çiftin içtenliği neredeyse nefes kesiyor: siyah işlemeli kıyafetli erkek, beyaz peçeli kadının saçlarını okşarken, gözlerinde hem acı hem de özlem var; o anlar, sadece bir öpücük değil, bir sözün gecikmiş teslimiyeti gibi duruyor. Kadın ise sessiz, ama bakışlarında bir ‘bu son mu?’ sorusu dolaşıyor. Sonrasında sahne değişiyor: aynı kadın, şimdi mor-gümüş elbiseyle bir çay masasında küçük bir taş üzerine ince çizgiler çekiyor; yüzünde hafif bir gülümseme, ama elleri titriyor — sanki bu taşta yazdığı her hat, geçmişteki bir yarayı sarıyor. Arka planda, koyu yeşil kıyafetli başka bir kadın başını tutarak endişeyle bakıyor; bu üçlü dinamik, Gönle Düşen Ay Işığı’nın gerçek gücü: aşk değil, aşktan sonra kalan boşluk ve onu doldurmaya çalışan küçük hareketler. En çarpıcı detay? Öpüşmeden sonra kadının boynuna düşen ışık, sanki ay ışığı gerçekten kalbine dokunmuş gibi… Gönle Düşen Ay Işığı, romantizmi değil, romantizmin ardından kalan sessizliği anlatıyor.

