Bir hastane koridoru, beyaz duvarlar, mavi işaretler ve soğuk ışıklar… Bu ortamda kürk ceketli bir figür, sanki bir film setindeki bir karakter gibi duruyor. Gözleri geniş, dudakları titriyor, yüzünde ter izleri belirgin. Bu kişi, <span style="color:red">Uyanış Yolu</span> dizisinde ‘Kara Şahin’ rolünü canlandıran genç bir karakter. Ama bu kez sahne dışındadır — ya da sahne içindedir? Çünkü her şey gerçek gibi duruyor, ama bir yandan da çok fazla ‘dram’ var. O anı yakalayan kamera, onun soluk alırken, gözlerini sağa sola çevirip ‘Trafi̇k kazası mı?’ diye sorduğunu gösteriyor. Bu soru, bir başlangıç değil; bir çöküşün ilk sarsıntısıdır. Karşısında beyaz kürk ceketli bir kadın var. Gözlerinde yaşlar, dudaklarında kırmızı ruj, kulaklarında büyük taşlı küpeler. Bu kadın, <span style="color:red">Uyanış Yolu</span>’nda ‘Güzel Elif’ olarak bilinen karakter. Ama şimdi ‘Profesör!’ diye bağırıyor — sesi titrek, acılı, bir annenin sesi gibi. Bu bağırış, bir ailenin içindeki bir çatlak gibi duyuluyor. Profesör kim? Kimin profesörü? Belki de o, bir doktor; belki de bir öğretmen; belki de bir babanın unvanı. Ama burada, bu anda, ‘profesör’ bir hayatta kalma umuduyla fırlatılan bir isimdir. Daha sonra gri saçlı, gözlüklü bir adam çıkıyor karşımıza. Siyah ceket, beyaz gömlek, sakallı çene. Ses tonu keskin, bakışı delici. ‘Delikanlı, daha fazla vakit kaybedemem!’ diyor. Bu cümle, bir komutanın emri gibi gelmiyor; bir babanın son çabası gibi geliyor. Çünkü o, ‘Hemen hastaneye gitmeliyim!’ diye tekrarlıyor. Burada bir terslik var: Eğer o hastaneye gidiyorsa, neden ‘delikanlı’ya sesleniyor? Neden kendisi değil? Çünkü o, bir başka kişinin yerine konuşuyor. Belki de o, bir babanın ruhunu taşıyan bir avukat; belki de bir öğretmenin vicdanını taşıyan bir polis. Ama en muhtemeli: o, bir ailenin son direncidir. Kamera geçiş yapıyor — bir hemşire. Mavi üniforma, başında beyaz bonet, göğsünde isim kartı. ‘Demek profesöre engel olup onu hastaneye döndürmedin ha!’ diyor. Bu cümle, bir suçlamadan çok, bir hayal kırıklığıdır. Hemşirenin yüzünde şaşkınlık değil, üzüntü var. Çünkü o, sahneye yeni gelmiş biri değil; o, bu trajedinin uzun süredir tanığıdır. Ve artık dayanamıyor. Çünkü ‘O çocuk daha çok küçüktü!’ diye bağıran kadın, artık bir anne değil; bir çığlık haline gelmiştir. Bu çığlık, bir ailenin içindeki tüm sessizliği yırtıp atıyor. Şimdi kürk ceketli genç, bir çanta tutuyor. ‘Siz engel olmasaydınız…’ diyor. Ama cümlesi yarıda kalıyor. Çünkü o, bir şey fark ediyor. Bir şey yanlış. Çünkü hemşire ‘O çocuk…’ diye başlayıp sustuğunda, genç adamın yüzü donuyor. O an, bir gerçeğin kapılarını ittiği an. Çünkü bir hasta yatağı geçiyor kameranın önünde — üzerine beyaz bir örtü serilmiş. Üzerinde bir etiket: ‘Gölken Hastanesi – Emir Kartal’. Adı ‘Emir’. Erkek. 1 yaşında. Tanısı: ‘Ağır kafa travması’. Bu bilgi, bir dakika içinde tüm sahneyi dönüştürüyor. Çünkü ‘Emir’, bir isim değil; bir hayat. Ve bu hayat, artık yok. Genç adam ‘Hayır!’ diye bağırıyor. Ama sesi, bir çığlık değil; bir inilti. Çünkü o, ‘Bu imkânsız!’ diyor. Ama imkânsız olan, bir çocuğun yaşamını kaybetmesi değil; o çocuğun annesinin ‘İnanmıyorum!’ demesidir. Çünkü inanmak, acıyı kabullenmek demektir. Ve annesi, henüz kabullenemiyor. Çünkü ‘Kesinlikle Emir değil!’ diyor. Bu cümle, bir deli gibi bir inatla söyleniyor. Çünkü annenin zihninde, o çocuk hâlâ oynuyor, gülmekte, ‘Mama!’ diye çağırıyor. Ama gerçek, bir yatakta, beyaz bir örtünün altında yatıyor. İşte burada <span style="color:red">Uyanış Yolu</span> dizisinin en güçlü sahnelerinden biri başlıyor: Gerçek ile hayalin çarpıştığı an. Kürk ceketli genç, artık ‘Morga gidelim!’ diyor. Ama annesi ‘Morg!’ diye tekrarlıyor — sesi bir çığlık gibi yükseliyor. Çünkü o, morgun kapısını açtığında ne göreceğini biliyor. Ve bilmek, en büyük cezadır. Çünkü ‘Eğer diyebilseydim, şey yok.’ diyor annesi. Bu cümle, bir insanın dilinin tamamen çökmesini anlatıyor. Çünkü bazı şeyler, söylenemez. Sadece yaşanır. Ve bu sahnede, herkes yaşıyor. Sonra başka bir kadın çıkıyor — siyah saçlı, kürk yaka, yeşil taşlı küpe. ‘O şanslı bir çocuk!’ diyor. Bu cümle, ilk bakışta çılgınca duruyor. Ama aslında, bir annenin son çaresidir. Çünkü ‘şanslı’ olmak, ölümün ardından bir rahatlama arayışıdır. ‘En azından acı çekmedi’ demek için ‘şanslı’ kelimesini kullanmak… Bu, insan psikolojisinin en acılı mekanizmalarından biridir. Ve bu kadın, bir başka anne olmalı. Çünkü yalnızca bir anne, böyle bir çeliği anlayabilir. Kamera geri çekiliyor. Koridor, artık boşalmaya başlıyor. Ama bir grup insan hâlâ orada: kürk ceketli genç, beyaz kürk ceketli anne, siyah kürk ceketli adam ve bir de kahverengi ceketli bir kişi. Hepsi birbirlerine sarılıyor, ama hiçbiri gerçek bir sarılma yapmıyor. Çünkü elleri, birbirlerini tutmak için değil; düşmemek için tutuyor. Çünkü bu an, bir ailenin çöküşünün anıdır. Ve çöküş, sessiz olur. Sadece ayak sesleri, soluklar ve bir ‘Morga gidelim!’ sesi duyulur. Asansörde, kamera bir eli yakalıyor: altın yüzük takmış bir el. Diğer elde, bir çanta. Çantanın üzerinde üçgen desenler var. Bu çanta, bir annenin son umudu olabilir. Çünkü içinde belki de bir oyuncak, bir foto, bir not vardır. Ama artık açılmayacak. Çünkü asansör, -1. kata iniyor. Ve bu kat, ‘Morg’ anlamına geliyor. Asansör kapısı kapanırken, genç adamın yüzüne bir ifade yerleşiyor: Anlayış. Çünkü artık biliyor. Emir’in öldüğünü değil; Emir’in aslında hiç doğmamış olabileceğini mi? Hayır. Biliyor ki, Emir vardı. Ve Emir gitti. Ve bu gerçek, artık onun omuzlarında. Son karede, beyaz kürk ceketli kadın, ellerini göğsünde birleştiriyor. Gözleri kapalı. Dudağı titriyor. Ama artık ağlamıyor. Çünkü gözyaşları, bir sınırı geçtikten sonra kurur. Ve o sınır, ‘Morga girmek’ti. Çünkü <span style="color:red">Uyanış Yolu</span> dizisi, bu sahnede izleyiciye şöyle diyor: Bazı acılar, bir tek ‘hayır’ demekle geçmez. Bazı acılar, bir ‘evet’ diyene kadar sürer. Ve bu ‘evet’, morg kapısının arkasında bekliyor olmalı.