Bu kısa ama yoğun sahne dizisi, bir fabrika deposunda geçen, üç erkek ve bir kadının iç çatışmalarını, güç dinamiklerini ve duygusal çökmelerini kareler arası bir dans gibi sergiliyor. İlk karede karşımıza çıkan, mavi kareli ceket giymiş orta yaşlı adam — adını bilmiyoruz ama yüzünde ‘yorgun bir lider’ ifadesi var; elleri belinde, bakışı sert ama içi boş, sanki bir şeyi bekliyor ya da unutmaya çalışıyor. Gözleri kapalıken dudakları hafifçe kıvrık, bir an için kendini korumak isteyen bir çocuk gibi duruyor. Ama açıldığında, içindeki endişe ve şaşkınlık belli oluyor. Bu kişi, Onurum, Benim Kaderim’in merkezindeki ‘eski düzen’in sembolü gibi duruyor: zarif ama çatlaklarla dolu, yetkili ama artık güvenilir değil.
Sonra kare değişiyor ve karşısına genç, sakallı, siyah taşlarla süslenmiş bir tuxedo giymiş bir başka karakter çıkıyor: bu bir ‘yeni nesil’ figürü. Gözleri açık, bakışı keskin, kulaklarında küçük gümüş küpe, bileğinde parlak bir saat. Dudağındaki hafif gülümseme, hem alaycı hem de kontrol altındaymış gibi duruyor. Bu kişi, Onurum, Benim Kaderim’in ikinci ana karakteri olmalı: ‘Yeni Kan’, ‘Karanlık Şahin’, ne ad verirseniz verin — onun elinde her şey dönüyor. O, diğerlerinin hareketlerini önceden biliyor gibi duruyor. Hatta bir anda saatine bakması, ‘zamanın senin lehine akacağını’ ima ediyor. Bu sahne, bir klasik ‘geçiş’ anı: eski bir yönetim sisteminin çöküşü, yeni bir otoritenin sessizce yerini alması.
Ama en çarpıcı kare, zeminde yatan kadınla başlıyor. Yeşil pırıltılı, metalik bir elbise içinde, uzun saçları yere saçılmış, gözleri kapalı. Üzerinde kan izleri var — belki gerçek, belki simgesel. Üstünde diz çökmüş bir başka kadın, ona eğilmiş, yüzünü okşuyor, ağzını tutuyor… ama sonra birden başını kaldırıp, kameraya doğru bakıyor ve gülümsüyor. Bu gülümseme, bir cinayet sonrası ‘iyi ki geldin’ demek gibi. Bu sahne, Onurum, Benim Kaderim’in en derin katmanını açıyor: burada ölüm, bir son değil; bir geçiş, bir tekrar doğuş, bir ‘temizlik’ işlemi. Kadınların bu pozisyonu, erkeklerin arasında bir ‘gizemli güç’ olarak duruyor — onlar konuşmuyor ama her şeyi yönetiyor gibi görünüyor.
Mavi ceketli adam, birkaç kez ‘telefonuna’ bakıyor, sonra kulaklarına götürüyor. İlk başta sadece dinliyor, ama sonra yüzü buruşuyor, gözleri açılıyor, nefesi hızlanıyor. Sonunda çökmeye başlıyor — dizlerinin üzerine düşüyor, telefonu yere bırakıyor, elleriyle yüzünü tutuyor. Bu çöküş, bir fiziksel değil, psikolojik çöküş. Bir hayat boyu inşa ettiği dünya, bir anda çökmüş gibi. Ve arkasında, daha genç bir adam — koyu yeşil takım elbise, düz saç, ciddi ifade — sessizce duruyor. Bu kişi, muhtemelen ‘yardımcı’ veya ‘halef’. Gözleri sabit, elleri belinde, hiçbir hareket yapmıyor ama her şeyi izliyor. Onun varlığı, mavi ceketli adamın çöküşünü daha da vurguluyor: artık yalnız değil, ama artık da ‘üst’ değil.
Daha sonra, siyah taşlı tuxedo giyen genç adam, ellerini birleştirip yavaşça konuşmaya başlıyor. Sesini duyamıyoruz ama dudak hareketleri, ‘sana bir şans daha vereceğim’ ya da ‘artık seninle uğraşmak istemiyorum’ gibi cümleleri çağrıştırıyor. Gözleri, mavi ceketli adama değil, genç yeşil takım elbiseliye odaklanmış. Bu üçlü, bir ‘üçgen güç’ oluşturuyor: biri çökmüş, biri yükselişte, biri ise henüz karar vermemiş. Ama bu kararsızlık bile bir seçimdir. Çünkü Onurum, Benim Kaderim’in dünyasında, ‘kararsız kalmak’ bile bir taraf seçmek demek.
İlginç olan, tüm bu sahnelerin arka planında bulunan paslı çelik duvarlar, kırık camlı pencereler ve yağmur izleriyle kaplı zemin. Ortam, bir ‘çökmekte olan imparatorluk’ gibi duruyor. Işık, bazen tek bir lambadan geliyor, bazı karelerde ise tamamen doğal — bu da sahnelerin gerçekçi ama aynı zamanda tiyatro gibi sahnelenmiş olduğunu gösteriyor. Her karakterin giysisi, birer karakter portresi: mavi ceket — geçmişin zarafeti ama artık modası geçmiş; siyah taşlı tuxedo — modern, agresif, gösterişli ama içi boş; yeşil takım elbise — disiplinli, sade ama tehlikeli; kadınlar ise renklerle ve hareketlerle ‘duygusal gerçekliği’ temsil ediyor.
En dikkat çekici detaylardan biri, mavi ceketli adamın kravatındaki desen: bir paisley motif. Bu, 1970’lerden kalma bir stil, bir ‘nostalji’ simgesi. Oysa siyah tuxedonun kravatı, bir ‘kara taş’ ile süslü, modern bir aksesuar. Bu ikili, birbirine karşı konumlandırılmış: geçmiş vs gelecek, gelenek vs yenilik, içtenlik vs gösteriş. Ama Onurum, Benim Kaderim’in mesajı şu: geçmiş, gerçekten geçmiş değildir. Yıkılan bir yapı, toprakta köklerini korur. Mavi ceketli adam çöksün, yere yığılsın — ama gözlerindeki acı, hâlâ bir tehdit. Çünkü onun içinde, bir ‘son umut’ var. Belki de bu yüzden genç yeşil takım elbiseli, ona bir süre daha bakıyor. Belki de onunla konuşacak. Belki de onu öldürmeyecek — çünkü öldürtmek kolaydır, fakat bir insanı ‘hiç kimse olmaktan’ kurtarmak çok daha zordur.
Sahneler arası geçişler, müzik olmadan bile ritimli. Her kare, bir soluk alma gibi. Özellikle siyah tuxedo giyen kişinin yüz ifadelerindeki değişimler — bir anda gülümseme, sonra ciddileşme, sonra şaşkınlık — bu kişinin iç dünyasının çok katmanlı olduğunu gösteriyor. O, bir ‘kötü adam’ değil; bir ‘gerçekçi’dir. Gerçek hayatta da böyle insanlar vardır: empatik ama hesaplı, nazik ama acımasız, güzeldir ama tehlikelidir. Onurum, Benim Kaderim’in bu karakteri, izleyiciyi sürekli ‘onunla mı, yoksa mavi ceketliyle mi’ diye düşünmeye zorluyor.
Ve en son sahnede, mavi ceketli adam yere yatmış halde, telefonu elinde tutuyor. Genç yeşil takım elbiseli, onun yanından geçip uzaklaşıyor. Siyah tuxedo giyen ise bir an duruyor, sonra yavaşça dönüp kameraya bakıyor. Gözlerinde bir şey var: üzüntü mü? Şaşkınlık mı? Yoksa… pişmanlık mı? Bu bakış, tüm filmi bir soru işaretiyle kapatıyor. Çünkü Onurum, Benim Kaderim aslında bir cevap değil, bir sorudur: ‘Eğer sen olsaydın, hangi tarafı seçerdin?’
Bu kısa video, bir dizi için tanıtım olabileceği gibi, bir bağımsız film için de başlangıç sahnesi olabilir. Ama ne olursa olsun, içindeki insanlar gerçek. Onların acıları, korkuları, hırsları — hepsi biraz da bizimkiler. Çünkü herkes bir gün, mavi ceketli adamın yerinde olabilir: güçlüymüş gibi görünüp, içten içe çöküyordur. Veya siyah tuxedo giyen gibi: her şeyi kontrol altında tutuyormuş gibi durup, aslında bir tek şeyden korkuyordur — unutulmaktan. Ve belki de en büyük trajedi, yeşil elbise giyen kadının yere yatmış halde, birinin yüzünü okşarken gülümsemesidir. Çünkü o gülümseme, sevgi değil; bir ‘bitiş’in ardından gelen sessiz bir ‘teşekkür’dür. Onurum, Benim Kaderim — bu isim, bir slogan değil, bir yemin gibi duruyor. Çünkü burada herkes kaderini kendi elleriyle yazıyor. Kimi zaman onurunu kaybediyor, kimi zaman kaderini değiştiriyor… ama hep bir choice yapıyor. Ve bu choice’ler, bir gün, bir depoda, paslı duvarların önünde, bir telefonun çalmasına kadar sürükleniyor.

